DOLAR 9,31270.55%
EURO 10,81780.63%
ALTIN 529,590,63
BITCOIN 5795712,79%
Ankara
14°

PARÇALI BULUTLU

02:00

YATSI'YA KALAN SÜRE

Genç Ufuk FK

Genç Ufuk FK

08 Şubat 2019 Cuma

Kelimelerin Menzili Mermilerin Menzilinden Uzundur

Kelimelerin Menzili Mermilerin Menzilinden Uzundur
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Murat Zelan – Afili Filintalar

31 Temmuz 1944. İkinci Dünya Savaşı. Akdeniz üzerinde bir yer. Havada bir Fransız uçağı. Peşinde Alman Birliği’ne ait uçaklar. Alman savaş uçaklarından biri, düğmeye bastı. Fransız’ın kullandığı uçak düştü. Akdeniz’in derinliklerinde kayboldu. Görünüşe göre, kazanan Almandı.

Ne var ki, mermiler her zaman geleceği kazanmaya yetmez. Yetmiyor da. O gün, Akdeniz’in sıcak sularında kaybolup giden uçakta Saint-Exupéry vardı. Vardı ve yok oldu. Öldü. Saint-Exupéry öldü ölmesine ama katilinin ruhunda yaşıyor. Katiline gelince: O bir Nazi. Adı: Horst Rippert.

Mermilerin sıkıldığı insanlar, mermileri sıkanlardan daha uzun yaşarlar bazen. Robert Ford ve Jesse James örneğinde olduğu gibi. Jesse James’in mezar taşında, “O, burada adı belirtilemeyecek kadar alçak ve hain birisi tarafından öldürüldü” yazıyor. Jesse James bir kahraman olarak öldü, Robert Ford bir korkak olarak yaşadı. Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, kahramanlar korkaklardan uzun yaşarlar. Sadece kahramanlar mı, sanatçılar da askerlerden uzun yaşarlar. Saint-Exupéry ve Horst Rippert örneğinde olduğu gibi.

İkinci Dünya Savaşı’na katılan on binlerce Nazi, hiçbir zaman kahramanlık öykülerini anlatamadı. Horst Rippert da öyle.

2004 yılında Akdeniz’de Lockheed p-38 lightning model uçak bulunduğunda, Horst Rippert daha büyük bir sessizliğe gömüldü. O güne kadar içinde hep bir şüphe vardı. Artık emindi. Uçağın bulunduğu bölge, 31 Temmuz 1944 günü Akdeniz semalarında Fransız’ın uçağını zımbaladığı hava sahasının altıydı. Saint-Exupéry’yi öldüren kendisiydi. Uçağın bulunmasından beş yıl, olayın gerçekleşmesinden 65 yıl sonra, 2009’da sessizliğini bozdu Rippert. Saint-Exupéry’nin pilotluğunu yaptığı uçağı düşüren Alman savaş uçağı pilotunun kendisi olduğunu itiraf etti. Bu itiraf başka bir trajediyi daha ortaya çıkardı. Nazi pilotu Horst Rippert, Fransızların ünlü bir yazarını öldürmekle kalmamıştı sadece. Rippert, aynı zamanda genç yaşlarından beri hayranlıkla okuduğu Exupéry’yi katletmişti. Savaşın öncesinde ve sonrasında hiçbir zaman hayranlığını yitirmediği Exupéry’yi. Evet, Exupéry öldü, Rippert yaşıyor. Yaşıyor yaşamasına ama derin bir vicdan azabıyla yaşıyor. Bir bakıma Küçük Prens’i öldürmüş olmanın huzursuzluğuyla. Kendisinin hayranlıkla okuduğu, muhtemelen kendisinin torunlarının ve onların torunlarının da hayranlıkla okuyacağı bir büyük sanatçıyı öldürmüş olmanın küçültücü, ezici suçluluk duygusuyla. Bir insanı değil, insanlığı katletmiş olmanın gerçeğiyle yüzleşmek zorunda Rippert.

Rippert insanlığa ne verecek? “Bana bir koyun çizebilir misin Rippert?” Hiç sanmıyorum. Çünkü Rippert’ın elinde sadece mermiler var. Exupéry’nin kelimeleri Rippert’ın mermilerinden uzun yaşayacak: Kelimelerin menzili mermilerin menzilinden uzundur. Exupéry’nin uçağını düşürebilirsiniz bayım, ama onun Kale’si asla düşmeyecek!

Devamını Oku

Irak Savaşı Hayatımın Dönüm Noktasıydı | Röportaj

Irak Savaşı Hayatımın Dönüm Noktasıydı | Röportaj
0

BEĞENDİM

ABONE OL

iraksavas37“Gazetecilik mesleği doğru zamanda doğru yerde olmaksa eğer, benim şuanda Bağdat’ta olmam gerekiyor” dedi ve yola çıktı Mücahit Akagündüz. Irak savaşının ortasında, omzunda kamerasıyla, mesleği uğruna her gün ölüme direnen cesur savaş muhabiri, yaşadıklarını anlattı. Irak Savaşından burnu dahi kanamadan dönen Akagündüz, orada yaşadıklarını anlattığı ‘Direnişçi’ adında bir eser kaleme aldıktan sonra kendisi de Direnişçi olarak anılmaya başlandı.

19 yıldır gazetecilik yapan Mücahit Akagündüz, Irak’a gitmeye karar verdiğinde kendisine: “Düşündüğüm sadece kariyer mi?” diye sordu. “Hayır! Ateşe atılan İbrahim’e su yetiştirmeye çalışan karınca gibi, en azından tarafım belli olsun” dedi. “Hiçbir şey de yapamazsam onlarla birlikte ağlarım, acılarını paylaşırım, savaşın gerçek yüzünü gösteririm dünyaya” dedi. Gönülden istedi Irak’a gitmeyi ve nitekim Bağdat’ta aldı soluğu. Mücahit Akagündüz, 1 Mayıs 2004’te Irak’ta çektiği Felluce Yolu görüntüleriyle En İyi Televizyon Kamera Çalışması dalında ödül aldı. Akagündüz Iraktan sonra Afganistan, Lübnan ve Filistin’de de savaş muhabirliği yaptı. Ancak Irak savaşı Mücahit Akagündüz için hayatının dönüm noktası oldu.

Ve şöyle diyor direnişçi; “Benim çektiğim ve sizin izlediğiniz o can yakıcı görüntüler Bağdat’ı anlatmaya yetmez, bir anlasanız. Bağdat patlayan bombalardan ibaret değildir yalnızca, yanan arabalardan ve ağlayan kadınlardan… Onların hepsi ve daha ötesidir.”

Ve ısınıyor şimdi Bağdat sokakları…

18856

Irak savaşı başladıktan kısa bir süre sonra can yakıcı boyutlara ulaştı. Siz bir gazeteci olarak neler düşündünüz?

Dünyanın dört bir yanından gazeteciler Bağdat’ta. Televizyonun karşısına oturmuş onların haberlerini izliyorum. Bombalar ardı ardına düşerken, ölen binlerce insanın yanı sıra hayatta kalmayı başaranlar ne yapıyor. Bunları düşünmek bir farkındalık. Onlar bizim din kardeşlerimiz. Bir yılın sonunda Bağdat’ta bir milyon dul kadından ve yetim kalmış çocuktan bahsediliyor. Bu insanlar ne yapar, nasıl yaşar, ne yer, ne içer? Böyle düşünebilmek, bir insanın bir insana karşı olan hassasiyetidir.

Irak’a gitmeye nasıl karar verdiniz?

Bir gazeteci olarak ne yapabilirim diye hep düşünüyordum. Benim silahım kameram. Silahımı kapar giderim. Evet, Amerikalıları oradan çıkaramam ama hiç değilse çektiklerimle dünya kamuoyunda bir farkındalık oluşturabilirim. Onların acılarını paylaşırım. Hiçbir şeye de yaramıyorsa çektiğim o görüntüleri izleyen biri de ellerini kaldırır onlar için Allaha dua eder, bizim kazancımızda bu olur dedim. Gazetecilik mesleği doğru zamanda doğru yerde olmaksa eğer benim şimdi Irak’ta olmam gerekiyor. Düşündüğüm kariyer miydi sadece? Hayır, sorumlu hissediyordum kendimi, yanı başımda insanlar ölüyorken İstanbul’daki rutin işlere koşamazdım artık. Eşim beni benden iyi tanıyor, gitmezsem iflah olmayacağımı iyi biliyordu. O da git deyince Irak beni bekliyordu artık. Önce Diyarbakır, ardından karayoluyla Habur’dan Irak’a geçtim.

Irak savaşında, tüm dünyanın ortaya çıkan fotoğraflarla haberdar olduğu, esir alınan insanların soyulup kafalarına poşet geçirilerek işkence edildiği, askerlerin esirlerin önünde gururla verdiği pozlar da yine bölgedeki gazeteciler tarafından mı çekildi? Siz bu görüntülere şahit oldunuz mu?

O vahşet görüntüleri Ebu garip cezaevinde bizzat Amerikan askerleri tarafından çekildi. Hiç bir gazetecinin oraya girmesi mümkün değildi ve içeride neler olduğundan kimsenin haberi yoktu. Arada söylenecek birkaç detay var ancak hoş şeyler değiller. O yüzden söylemeyeceğim. Onlar bu görüntüleri çekerek eğleniyorlar. Çünkü zaten Amerikan askerleri diye bildiklerimiz parayla tutulan, çoğu sokaklarda yatan işsiz güçsüzler,  hayattan ümidini kesmişler, keşler ya da green kart verilmek vaadiyle kandırılarak oluşturmuş bir haçlı ordusu. Zaten savaşa gelmeden evvel hepsi bir nevi uyuşturuluyor, öldürmeye programlanıyor. Tam bir savaş oyunu gibi… Öldürürken bir şey hissetmiyorlar, sadece öldürüyorlar. Hiç birinin psikolojisi zaten normal değil ki. Haliyle bunlardan normal şeyler beklemekte abes kaçar.

Irakta yabancı gazetecileri nasıl karşılıyorlar?

Irakta yabancı gazeteciler otelden çıkmıyorlar. Yerel personel kiralıyorlar, Iraklı çocuklara yaptırıyorlar işlerini para karşılığında. Bir patlama falan olduğunda Iraklı çocuklar çekip getiriyorlar görüntüleri. Sadece Amerika’dan önemli isimler geldiğinde onların yanına gidip çekim yapıyorlar. Canlı yayın yapacakları zamanda Arkalarına bir camiyi alıp balkondan yayın yapıyorlar, sahaya inmiyorlar. Yani gerçek gazeteci biziz, çünkü direnişçilerle birlikte bizzat savaşta yer aldık. Patlamaları, ölen insanları, etrafa saçılan ceset parçalarını kendi gözlerimizle gördük, kendi kameramızla bizzat biz çektik, üstelik canımız pahasına. Olması gereken de buydu zaten.

Irak savaşına hayatınızın dönüm noktası diyebilir miyiz?

Irak… Bu ülkede acısıyla tatlısıyla yaşadığım her şey benim, bana ait. Bütün duygularımı zirvede yaşadım; çok mutlu oldum, çok üzüldüm, çok ağladım, çok sevindim, çok sevdim, çok sevildim, çok nefret ettim, çok şefkat duydum. Bu ülke, çok şey öğretti bana. İnsanlığı ve insanın nasıl hayvanlaştığını, sabrı, teslimiyeti, aczi, zafiyeti, büyüklüğü, kahramanlığı, ağabeyliği, kardeşliği… Yarının neler getirebileceğini, hastalığın ve sağlığın kıymetini, yokluğu, varlığı, zenginliği, insanın ne kadar alçalabileceğini, ne kadar yükselebileceğini, olgunluğu, ıstırabın en büyüğünü, laneti, felaketi, yalnızlığı, gücü, güçsüzlüğü, korkuyu, dehşeti… Bugüne kadar bildiğimi zannettiğim yüzlerce duygunun gerçekte neye benzediğini burada öğrendim. Burada kendimi tanıdım, yeniden doğdum, yepyeni biri oldum ve evet, ırak hayatımın dönüm noktasıydı.

Irak’ta unutamadığınız ancak kitabınıza da yazmadığınız bir şey var mı?

Orada benimle evlenmek isteyen yarı Türkmen yarı Arap bir kız vardı. Bir yerde dış ticaret müsteşarlığıyla ilgili iş adamlarının bir toplantısı vardı O kızda bir Iraklı iş adamına tercümanlık yapıyordu. Orada yanıma geldi benimle konuştu bende o sıralar neceften gelmiştim üstüm başım toz toprak içindeydi. Numaranı ver bir yerde bir patlama olursa hemen haber veririm dedi, verdik numarayı. Sonra birkaç kere büroyu aradı, en sonunda çok zor durumdayım benimle evlen dedi. Ben zaten evliyim dememe rağmen ısrar etti. Bende kesin bir şekilde olamayacağını izah ettim ve öylece kapandı. Eşime bunu anlatmamıştım çünkü anlatsaydım İstanbul’a dönüş biletim hemen kesilirdi. Hatta bunu kitaba da yazmıştım. Eşim (Ülkü Özel Akagündüz) kitabı redaktör ederken gördü ve o bölümü kitaptan çıkardı.

Irak savaşının resmen bittiği açıklandığında neler hissettiniz?

Irak savaşının bittiğini duyduğumda daha çok korktum. Amerika savaş boyunca Irak’ta inanılmaz bir fitne saçtı. Bir gün Şii’nin camisinde patlıyor bombayı, bir gün Sünni’nin camisinde, bir gün Hristiyanların kilisesini patlatıyorlar, başka bir gün Kerkük’te Türkmenlerin olduğu bölgeyi patlatıyorlar. Bir gün bir Türkmen’e suikast yapılıyor Kürt üstleniyor, başka bir gün Sünni’ye suikast yapılıyor onu da Şii üstleniyor. İnanılmaz bir şekilde insanları birbirine düşürdüler, kibrit çaksan patlayacak düzeye getirdiler. Zaten oralar işgal edilince ülkede ne ordu ne devlet hiçbir şey kalmadı. Bu insanları birbirinden kim koruyacak. İşgalden sonra Amerika Iraktaki kontrolü ele almıştı, bir nevi asayişi sağlıyorlardı, devriye geziyorlardı. Birden bire çekilince oradakilere ne haliniz varsa görün demiş oldular. Yani Irak’ı maddi manevi bir çöküşe sürükledikten sonra çekip gittiler. Bunları bilirken savaş bitti diye nasıl olur da korkmam. Irak’ta savaş biteli 11 yıl olmasına rağmen en ufak bir düzelme yok. Hala onlarca patlama haberi geliyor. Bu da Irak için korkuyor olmamı haklı çıkarıyor.

Savaş muhabiri olarak anılmak size nasıl hissettiriyor, neler kazandırıyor?

Gazetecilik işi haberini ve kendini pazarlamaktan ibaret… Savaş muhabiri olarak bilinmemde gazeteciliğimin makyajı. İnsan vücudunun yüzde 70’i su ise, gazeteciliğin yüzde 90’ı da havasıdır. Duyulmak, anılmak, bilinmek… Irak’ta, Afganistan’da, Lübnan’da, Filistin’de kaldım. Bunların bugün benim için avantajı, İstanbul’da en çatışmalı mevzulara beni gönderiyor olmaları. Tansiyon ne kadar yüksekse haberde o kadar ilgi çeker, haberi de sen çekiyorsan bir derece daha iyi duruma geliyor, öyle biliniyorsun.

Mücahit Akagündüz’e sorularımı içtenlikle yanıtladığı için teşekkür ederim…

Genç Ufuk Fikir Kulübü Genel Yayın Yönetimi

 

Devamını Oku

İsrail’de halk ‘Filistin’ için sokaklara döküldü!

İsrail’de halk ‘Filistin’ için sokaklara döküldü!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tel Aviv’de binlerce İsrailli Filistin ile çatışmaların sona erdirilmesi talebiyle sokağa çıktı. Göstericiler ”iki devletli çözümü” savundu.

Haaretz gazetesine göre katılımın 15 bin dolayında olduğu gösterinin Batı Şeria ve Kudüs’ün doğusundaki İsrail işgalini eleştiren solcu hareket “Şimdi Barış”ın çağrısıyla düzenlendiği belirtildi. Örgütün lideri Avi Buskila, gösterinin “İşgal, şiddet ve ırkçılığı destekleyen bir hükümetin getirdiği umutsuzluğa karşı” düzenlendiğini vurguladı. Buskila, “Artık İsraillilere, Filistinlilere ve tüm dünyaya İsrail halkının önemli bir bölümünün İsrail işgaline karşı olduğunu ve iki devletli çözümden yana olduğunu gösterme zamanı geldi” ifadelerini kullandı.

GÖSTERİDE MAHMUD ABBAS’IN MESAJI OKUNDU

Gösteride ayrıca Filistin lideri Mahmud Abbas’ın mesajına da yer verildi. Gösteride okunan mesajında, “Uyum, güvenlik ve istikrar içinde yaşamanın zamanı geldi” ifadelerini kullanan Abbas, İsrail’i Filistin’i bir devlet olarak tanımaya ve işgali sona erdirmeye çağırdı.

MUHALİF LİDERDEN DESTEK: NETANYAHU KORKU SALIYOR

Muhalif İşçi Partisi lideri İzak Herzog da gösteriye katılarak iki devletli çözüme desteğini gösterdi. Herzog, Rabin Meydanı’nda yaptığı konuşmada Başbakan Benyamin Netanyahu’yu korku salmakla ve barışa yönelik fırsatları kaçırmakla itham etti.

YILLARDIR SÜREN İSRAİL İŞGALİ

İsrail 1967’deki Altı Gün Savaşı sırasında Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü ele geçirmişti. Savaşın ardından Doğu Kudüs’ü ilhak etse de bu ilhak uluslararası toplum tarafından hiçbir zaman tanınmadı. Batı Şeria’da ise hâlihazırda 400 binden fazla Yahudi yerleşim yeri bulunuyor. Uluslararası toplumun sert eleştirilerine karşın sağ çizgideki Başbakan Benyamin Netanyahu yerleşim yerlerinin inşasını devam ettirdi.

Devamını Oku

Ayasofya Nasıl Müze Oldu? | Yıldıray Oğur

Ayasofya Nasıl Müze Oldu? | Yıldıray Oğur
0

BEĞENDİM

ABONE OL

.

Yıldıray Oğur – Türkiye Gazetesi

.

3 Şubat 1932 gecesi Ayasofya Camii tarihî günlerinden birini yaşamıştı. Kadir Gecesi için 40 bin kişinin doldurduğu caminin balkonlarında davetli sefirler oturuyordu. 40 ünlü hafızın okuduğu Türkçe ezan, Türkçe kamet, Türkçe Kur’an o gece görücüye çıkmıştı. Radyo geceyi bütün ülkeye canlı yayınladı. Atatürk’ün talimatıyla gerçekleşen Ayasofya’daki Kadir Gecesi ertesi günkü gazetelerin manşetlerindeydi. 4 yıl sonra başka bir şubat günü Ayasofya’nın müzeye çevrileceği söylense o gün kimse inanmazdı. Nasıl olduğunu anlamak için hikâyenin en başına gitmemiz gerekiyor…

Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki Tokatlıyan Pasajı bir zamanların ünlü Tokatlıyan Oteli’ydi. 12 Haziran 1929 akşamı, akşam yemeği için 8 zengin ve ünlü Amerikalı bu otelde buluştu. Ayasofya’nın “kaderini değiştirecek” Bizans Enstitüsü o akşam bu otelde kuruldu. O akşam yemekteki Amerikalılardan biri 10 yıl önce de başka bir görev için İstanbul’a gelmişti.

Charles R. Crane Amerikalı zengin bir iş adamıydı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından toplanan Paris Konferansı sonrası ABD başkanı Wilson’un talimatıyla kurulan komisyonun üyesi olarak Osmanlı coğrafyasını dolaşmıştı.
Görevi; Osmanlı devletinde Amerikan mandasının koşullarını araştırmaktı.

İstanbul’da siyasi, bürokratik, askerî ve entelektüel çevrelerle görüşmeler yapmış, Sivas Kongresi’ne delege (ya da gözlemci) olarak davet edilmiş, yerine gönderdiği Amerikalı gazeteci Mustafa Kemal Paşa’yla 3 saatlik bir görüşme gerçekleştirmişti.

.

Ülkesine döndüğünde verdiği raporunda şöyle yazmıştı:
“Türk halkının büyük çoğunluğu mandayı istiyor ve Amerikan mandasını tercih edecektir. İstanbul artık Türkiye’nin başkenti olamaz.. Dünya barışı için şehir uluslararası bir güç tarafından yönetilmelidir…”

Bizans Enstitüsü’nün esas kurucusu ve fikir babası ise 58 yaşındaki Thomas Whittemore’du. Bütün insanlığın hidayete ereceğini savunan Universalist kilisesinin öncülerinden büyükbabasının adını taşıyan Whittemore, Bostonlu varlıklı aileden geliyordu. Büyükbabasının kurucularından olduğu Tufts Üniversitesi’nde İngiliz edebiyatı okumuş, “Harvard’da sanat tarihi üzerine eğitimine devam etmiş,  İngiliz edebiyatı hocası olarak dersler vermişti.

Dindar, eşcinsel ve vejetaryendi. Boynuna doladığı büyük atkıları, şapkaları ve Bostonlu Yankee aksanı ile dikkat çekiyordu. Amerikalı zenginlerden, Rus prenslerine kadar geniş bir çevreye sahipti. Yakın arkadaşları arasında bir portresini de yapan Ressam Henry Matisse, edebiyat eleştirmeni Gertrude Stein da vardı.

Whittemore bu çevresini Birinci Dünya Savaşı yılları sırasında Rusya’daki Bolşevik Devrimi’nden kaçan mültecilere yardım için seferber etmiş, kurduğu yardım teşkilatıyla yolu Rus mültecilerin sığındığı İstanbul’a düşmüştü.

Bizans sanatına merakı o yıllarda başladı. Mısır ve Bulgaristan’da arkeolojik kazılara katılmıştı ama ancak amatör düzeyde bir arkeolog sayılırdı.

Dünya ekonomisi 29 Krizi’ne doğru gidiyordu. Thomas Whittemore’un Amerikalı zenginlerden İstanbul’daki Bizans eserlerini kurtarmak için para toplayarak Bizans Enstitüsü’nü kurması büyük bir başarıydı. Daha büyük başarı ise enstitünün 2 yıl sonra Ayasofya’daki üzeri sıvayla kapatılmış Bizans mozaiklerini ortaya çıkarmak için Ankara’dan almayı başardığı izin olacaktı.

Thomas Whittemore’a Ayasofya Camisi’nin sıvaları altında kalan mozaikleri ortaya çıkarması için 7 Haziran 1931 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla izin verildi. Kararın altında Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ve Başvekil İsmet İnönü’nün imzaları vardı.

Thomas Whittemore’un bu izni nasıl aldığının cevabı ise Bizans Enstitüsü’nün tüm arşivinin yer aldığı Washington’daki Dumbarton Oaks Kütüphanesi’nin online arşivinde yer alıyor.

1950 tarihinde Enstitünün başkanı tarafından ABD Dışişleri Bakanlığı’na yazılan bir yazıda 1931 yılında Ayasofya izninin dönemin ABD Ankara büyükelçisi Joseph C. Grew sayesinde alındığı anlatılıyor.

1927-32 yılları arasında ABD’nin ilk Türkiye büyükelçisi olan Grew, 1919’da  Paris Konferansı’nda ve ardından 1923’de Lozan Barış Konferansında ABD heyetinin başındaki isimdi. 1925 yılında Mustafa Kemal’le kameraların karşısına geçip Amerikan halkına Yeni Türkiye’yi anlatmışlardı.

Thomas Whittemore ve ekibi çalışmalarına aylar sonra başlayabildi. Birinci yıl, caminin dışındaki koridorlarda bulunan mozaikler ortaya çıkarıldı. Cami hâlâ ibadete açıktı. Sıra esas meseleye gelmişti. Peki caminin içindeki resimli mozaikler nasıl  ortaya çıkarılacaktı?


Atatürk, Marmara Köşkü’nde Thomas Whittemore ile görüşüyor. (8 Temmuz 1932)

.

Tam bu sırada Thomas Whittemore Ankara’dan bir davet aldı. Atatürk Whittemore’u Birinci Tarih Kongresine davet ediyordu.

Whittemore’u Ankara garında bir yıl sonra eğitim için gideceği İngiltere’den dönerken Fransa’da bir rivayete göre trenden düşerek bir rivayete göre trenden atlayarak hayatını kaybedecek Atatürk’ün manevi kızı Zehra karşıladı. Birlikte geçtikleri Marmara Köşkü’ndeki davette ise onu Atatürk bekliyordu.

Ve 25 Ağustos 1934.

Eğitim Bakanı Abidin Özmen aldığı bir emri Başbakanlığa bildiren bir yazı yazdı…

“Aldığım büyük şifahi emir üzerine Ayasofya Camii’nin müze haline konması için icap eden tetkikata başlanması hakkında verilen emrin bir suretini arz eylerim efendim.” Hemen bir komisyon oluşturuldu. Yapılacaklar listesi iki gün sonra hazırdı.

.
O şifahi emrin nerede ve kim tarafından verildiğini yaşayan en büyük Bizantologlardan biri kabul edilen Prof. Dr. Semavi Eyice’den öğrenelim:

“Muzaffer Ramazanoğlu’nun Ayasofya Müdürü olduğu zamanda bir tane Ayasofya Hatıra Defteri diye kocaman bir defter yapıldı. Bu defterin birinci sayfasına da ilk hatırayı Atatürk zamanında Milli Eğitim Bakanı olan zat el yazısıyla yazdı. Diyor ki orada: Atatürk bir akşam sofrasında yanındakilere ‘Ayasofya’yı müzeleştirsek ne dersiniz’ diye sordu. Malum yanındaki zevat, şak şak şak alkış, oldu da bitti maşallah. Diyor ki: ‘Ertesi gün Atatürk’ün arzusu bu merkezde diyerek Vakıflar İdaresine Milli Eğitim’den ilk yazıyı yazdık. Ayasofya’yı derhal cami teşkilatından çıkarıp, müzelere derhal teslim edin’ diye.  Ben noktası virgülüne kadar bu defterin kopyasını aldım o zaman. Şimdi bu defter kayıp, bulamıyorlar…”

Atatürk’ün talimatıyla gerçekleşen Ayasofya’daki Kadir Gecesi ertesi günkü gazetelerin manşetlerindeydi. 4 yıl sonra başka bir şubat günü Ayasofya’nın müzeye çevrileceği söylense o gün kimse inanmazdı. 


.

Sultanahmet de kütüphaneye çevrilecekti

O günkü gazetelere göre sadece Ayasofya müze olmayacaktı. Sultanahmet’in de bir kütüphaneye çevrilmesine karar verilmişti.

“7 Eylül 1934 günkü Cumhuriyet gazetesindeki haberde şöyle deniyordu: Ankara’dan akşam gazetelerine bildirildiğine göre Sultanahmet Camisinin kütüphane olmasına karar verilmiştir. Buraya şehirdeki diğer kütüphanelerde mevcut kitaplar nakledilecek ve millî bir kütüphane meydana getirilecektir…”
24 Kasım 1935 günü altında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü’nün imzalarının olduğu Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya müzeye çevrildi.

Kararname şöyle başlıyordu:
“Eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul’daki Ayasofya Camisi’nin tarihî vaziyeti itibarıyla müzeye çevrilmesi bütün Şark âlemini sevindireceği, insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle bunun müzeye çevrilmesi…”

10 Aralık 1935 günü Ayasofya’nın dış parmaklıklarına da bir levha asıldı:
Müze tamir ve tasnif sonuna kadar kapalıdır…

Hazırlıklar için kapanan Ayasofya Camii, müze olarak ise iki ay sonra açıldı. 1 Şubat 1935 günü ilk gün Ayasofya Müzesi’ni 463 yerli, 370 yabancı ziyaretçi gezdi.  Bir kaç gün sonra müzeye haber vermeden gelen çok önemli bir ziyaretçi ise herkesi telaşlandırmıştı.

Ayasofya’nın müze olarak açılmasından 20 gün önce 12 Ocak 1934 günü Yunanistan Başbakan’ı Venizelos Nobel Komitesine bir mektup yazarak Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermişti.

Ayasofya’nın müze olarak açılmasından 8 gün sonra da Atina’da Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, ve Romanya arasında Balkan Paktı imzalandı.

Thomas Whittemore, savaş yılları dışında çalışmalarına aralıksız devam etti. Ayasofya’dan sonra Kariye’deki mozaikleri de ortaya çıkardı.

Bir yıl sonra İstanbul’a gelen İngiliz Kral Edward VIII ve uğruna tahtı bıraktığı sevgilisi Wallis Simpson’u müzede bizzat o gezdirmişti. Whittemore’un özel davetlisi olarak Ayasofya’yı müze olarak gezmek için gelenler arasında yakın arkadaşları John D. Rockefeller Jr ve Henry Matisse de vardı. 1946 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Whittemore’a çalışmaları için bir tebrik mektubu yazmıştı.

1940’ların sonunda hava değişmiş, Whittemore’un çalışmaları durdurulmuş, bilinmeyen bir sebeple ülkesine dönmek zorunda kalmıştı. Thomas Whittemore, 1950 yılında Washington’da Dışişleri Bakanlığı koridorlarında geçirdiği kalp krizi sonucu öldüğünde 79 yaşındaydı.  O gün bakanlığa iki yıl sonra Dışişleri Bakanı olacak John Foster Dulles ve CIA’nin ilk sivil şefi olan kardeşi Alan Dulles’u ziyaret etmek için gelmişti. Ziyaretten sonra yeniden İstanbul’a dönmeyi planlıyordu. Koridorda yere düştüğünde elinde Ayasofya’da ortaya çıkardığı mozaiklerin fotoğraf albümü vardı.

Onun ilk kazıları yaptığı Ayasofya ise 81 yıldır müze. 921 yıl kilise ve son 482 yıldır da İstanbul’un en eski ve en görkemli camisi olduktan sonra…

Ayasofya’nın bundan sonra ne olacağı sık sık tartışılıyor. Ayasofya’nın müze olmasını Cumhuriyetin evrenselci, ilerici bir kararı olarak görenler var.

Ama herhalde 482 yıl boyunca İstanbul’un dinî hayatının kalbi olmuş bir caminin kimseye sormadan, bir sofrada alınan kararla, hem de tuhaf ve ilginç bağlantıları olan bir Amerikalının eliyle müzeye çevrilmesini 2016 yılı itibarıyla ilerici, evrensel, demokratik bulacak çıkmaz..

Devamını Oku

Gençliğin Hafızasına İpotek Konulmasını Reddediyoruz

Gençliğin Hafızasına İpotek Konulmasını Reddediyoruz
0

BEĞENDİM

ABONE OL

genç ufuk fikir kulübü derneği

.

Genç Ufuk Fikir Kulübü olarak;

Ülkenin istikrar ve özgürlük ortamından rahatsızlık duyan bir kesimin liseleri terörize etmesini etik bulmuyor ve bu haince girişimi insanlık adına tüm kalbimizle kınıyoruz.

İstanbul Erkek Lisesi’nde başlatılan ve tüm liseleri etkisine almayı hedefleyen bu ateşi kimin yaktığının farkındayız. Devletimizin ve milletimizin yanında durarak hainlik ve kalleşlik yapmaya cesaret edenlere haddini bildireceğimizin sözünü veriyoruz.

Liselerde oluşturulmaya çalışılan kaos ortamı, ölmüş Gezi’nin ruhunu çağırma girişimidir. İlan edilen bildiriler de liseli öğrencilerin kaleminden çıkmamış ve dahi onların fikrini yansıtmamaktadır. Yıllardır liseleri ideolojik dar kalıplarına alet etmeye çalışan malum zihniyet, planını bugün ve bu mevsimde uygulamaya koymuştur ancak bu plan da daha öncekiler gibi karşılıksız kalacaktır.

Öğrencilerin okulundan alınıp sokağa çıkarılarak planın başarıya ulaşması halinde kahraman olacağı yalanı ile aldatılmaya çalışılması kabul edilebilir değildir. Eğitim ve öğrenim görme hakkını gasp etmeyi amaçlayan bu girişimi insan haklarına aykırı buluyor ve karşısında olduğumuzu bildiriyoruz.

Liseler ideolojik ve siyasi kutuplaşmanın yapılacağı mekanlar değildir.

Liseler ilim ve bilimle güçlendirilmiş, fikirlerin konuşulduğu, erdemli başarının beklendiği mekanlardır.

Liselere siyasi ve ideolojik bahanelerle girenlerin asıl derdi, son yıllarda ülkemizde gerçekleşen ekonomik ve siyasi istikrar ve güçlü devleti engellemektir.

Liselere siyasi ve ideolojik bahanelerle girenlerin asıl derdi, başörtüsüne özgürlük verilmesinin bir türlü kabullenilememiş olmasıdır.

Liselere siyasi ve ideolojik bahanelerle girenlerin asıl derdi, İslami içerikli derslerin (Kur’an, Siyer) müfredata dahil edilmesi dolayısıyla istenen formda öğrenciye erişimin onlar açısından zorlaşmış olmasının verdiği üzüntü ve öfke halidir.

Liselere siyasi ve ideolojik bahanelerle girenlerin asıl derdi, uzun zamandır yaşadıkları hazımsızlığı gençleri kullanmak marifetiyle nihayete erdirmektir.

Gençliğin hafızasına ipotek konulmasına rıza göstemeyeceğimizi ve bu alçak planı ters yüz edebilmek adına, bizim gibi düşünen sivil toplum oluşumlarıyla beraber hareket edeceğimizi de Genç Ufuk Fikir Kulübü olarak ilan ediyoruz.

Devamını Oku