DOLAR 13,42480.87%
EURO 15,25611.14%
ALTIN 765,610,58
BITCOIN 7594560,45%
Ankara

AÇIK

15:22

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Hasan Ocak

Hasan Ocak

22 Temmuz 2016 Cuma

Hocaefendi’den Hain’e: Kestanepazarı’ndan Günümüze Bir Zihniyetin Arkaplanı

Hocaefendi’den Hain’e: Kestanepazarı’ndan Günümüze Bir Zihniyetin Arkaplanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Haşhaşi örgütü sözde lideri hain Feto’nun vaizliğe başladığı, bu dönemlerde yaşadığı ilginç olaylar, İzmir’e vaiz olarak gelişi ve Kestanepazarı yılları çokça konuşulup yazıldığı için buraları hızlı geçip asıl meseleye odaklanmak ve kendimce önemli gördüğüm ve bu güne kadar bir sır olarak kalan birtakım olaylar silsilesinin günümüzü anlama noktasındaki önemine binaen bir hafıza tazelemesi ve bu günün anlaşılmasına katkı yapmaktır niyetim. Evet Feto’nun (biz aramızda kısaca böyle diyoruz) Kestanepazarı’na gelişi, orada görev yaptığı yıllar, oradaki faaliyetleri ve bu faaliyetleri sonucu Kestanepazarı’ndan uzaklaştırılması ve giderken beraberinde şuan için kamuoyu tarafından da tanınan o dönem Kestanepazarı öğrencisi olan şahıslarla ile ilgili epey malumat bugün elimizde mevcut ve bu bilgilere ulaşmak çok da zor değil. Örgütünün temellerini Kestanepazarı’ndan devşirdiği ve giderken beraberinde götürdüğü ilk öğrencileriyle öğrenci evlerinde atan Feto, yıllar içerisinde büyüdü, büyüdü, büyüdü…

Benim Kestanepazarı ile ilk tanışmam 1986 yılına denk gelir. O yıl ilkokulu bitirdim ve hafızlık yapmak üzere Kestanepazarı’na geldim. Bize o yıllarda ve sonrasında söylenen bir söz vardı; biz herhangi bir kliğe bağlı değiliz ve olmayacağız, bizim işimiz ilimdir, irfandır. Bu ilkeyle hayatımıza yön vermemiz öğütlendi bizlere, hayırlı işler yapan hiçbir kurum ve kuruluşa bağlı değildik, düşman da değildik. Allah hayırlı iş yapan herkesin yolunu açık etsindi.

90’lı yılların hemen başında Feto, Zaman gazetesinde Küçük Dünyam adlı bir yazı dizisi kaleme almaya başlamış ve orada hayatını anlatmıştı. Hatırlayanlarınız vardır. Fakat konu Kestanepazarı yıllarına gelince sanki Feto buradan kovulmamış gibi davranıyor ve kurumun ileri gelen yöneticilerine uzun uzun güzellemeler yapıyordu. Hemen ertesi günü de Haşhaşilerin önde gelen abileri kurumu ve yetkililerini ziyaret ediyor “biz sizleri bilmiyorduk, tanımıyorduk, sizin Hocaefendi’ye çok yardımlarınız olmuş” kabilinden sözlerle Kestanepazarı’na yaklaşmaya çalışıyorlardı.

1993-94 eğitim sezonunda yaz tatili bitip yurda geldiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu. Yurttaki yöneticiler değişmiş, yerlerine daha önceden birkaç tanesini tanıdığımız abiler (!) gelmişti. Dernek yöneticilerine durumu sorduğumuzda; cemaatin ileri gelenlerinin Kestanepazarı’na gelip “bizim bir sürü yurdumuz var, siz de bu işi yıllardır yapıyorsunuz, gelin bir dönem beraber çalışalım tecrübelerimizden karşılıklı istifade edelim” dediklerini ve Kestanepazarı yönetimince de uygun görülerek böyle bir işe başlandığını fakat vakıf ve derneklerin hala Kestanepazarı bünyesinde kalacağı, sadece yurtların idaresinin bir yıllığına arkadaşlara! emanet edildiği söylendi.

İlk etapta sessiz kalıp duruma zamanla karar vermek üzere derslere başladık. İki ay gibi kısa bir sürede bu adamların niyetini yavaş yavaş anlamaya başlamıştık. Her şeyden önce bizim Kestanepazarı yöneticileriyle görüşmemizi engelleyerek işe başladılar. Aramızı açmak ve bizi yanlızlaştırmak istiyorlardı. Daha sonra Kestanepazarı’nın imkanlarını kendi yurtlarına aktarmaya, alakası olmaya bir çok öğrenciyi yurtlarda barındırmaya (Kestanepazarı’nda kalmanın bazı şartları vardır) ve dahası esnaf ve işadamlarına yönelik sohbet ve himmet toplantılarını yurtlarda yapmaya başladırlar. Kestanepazarı artık onların elinde bir oyuncak olma yolunda hızla ilerliyor ve Kestanepazarı’nın elde ettiği yılların birikimi itibarını onlar kullanıyordu. Bu durum öğrenciler arasında huzursuzluğa yol açmakta gecikmedi. Kendi aramızda bir karar alıp niyetleri konusunda artık bir şüphemizin kalmadığı bu güruhla mücadele etmek gerektiği konusunda anlaştık. Lise son sınıflar sınava hazırlandıkları için aktif olarak görevlendirilmeyecek, lise bir öğrencileri ise gereken durumlarda destek verecek ama işin ana omurgasını yani mücadelenin temelini o dönemde benim de içlerinde olduğum lise ikinci sınıflar oluşturacaktı.

O dönemde lise ikiler olarak yaklaşık yirmi kişiydik. Hemen çalışmalara başladık ve elde ettiğimiz bilgileri ve yanlış uygulamaları yöneticilerimize bildirdik. Onlar da sağ olsunlar durumla ilgileneceklerini söylediler ve duyduğumuz kadarıyla söylediklerini de yaptılar. Bu olaydan birkaç gün sonra Osman ŞİMŞEK ve Nazmi PEKER adında iki ilahiyat öğrencisi abimiz (!) lise ikilerle ilgilenmek üzere çıkageldi. Dediklerine göre onları Kestanepazarı yöneticileri göndermişti, onların bu cemaatle hiçbir alakaları yoktu ve gözlemci sıfatıyla buradaydılar ve özellikle de bizimle ilgileneceklerdi. Bizi hemen iki guruba ayırdılar ve bir araya gelmememiz için ellerinden gelen her yolu denemeye başladılar. Artık akşamları kendi gurubumuzla çeşitli aktiviteler düzenliyor abimizin nezaretinde yurt içerisinde kendimize ait odalarda çok rahat bir hayat yaşıyorduk. Mücadele unutulmuş gibiydi, keyfimiz yerindeydi, nasıl olsa bizim yerimize yukarıya rapor veren bizden birileri aramızdaydı.

Bir ay kadar süren bu rüyadan uyanmamız ve bu şahısların da Feto’nun adamları olduğunu öğrenmemiz, bir akşam yurda gelen ve durumdan haberdar olmayan bir sanayici abimizin (!) “çok şanslısınız, size imreniyorum, Osman ŞİMŞEK ileride Hocaefendi’nin yerine geçecek adamdır” demesiyle gerçekleşti. O tarihten itibaren artık duramazdık. Hemen toparlanıp bu adamların iyice azıtarak yapmaya devam ettikleri tüm rezillikleri rapor etmeye ve dosyalamaya başladık.

Bizim bu tavrımız artık ipleri iyice koparmıştı. Bir an önce bizden kurtulmalıydılar. Çünkü onlara göre Kestanepazarı’nın adam olması için liselilerin toptan yurttan atılması gerekiyordu ve bunu yüzümüze karşı da söylemekten çekinmiyorlardı. Bunu başarma adına yaptıkları bir girişimi anlatayım yeri gelmişken. Feto ve hainlerinin Milli Görüş ile yıllardan beri yıldızlarının barışmadığını herkes bilir. Biz de bu durumu kullanarak hareket etmeye başladık sırf onları kışkırtma adına. Artık yurda giren tek gazete zaman gazetesi değildi ve hafta sonları sadece cemaatin yurtlarına gidilmiyor, fırsat bulundukça Milli Gençlik Vakfı da ziyaret ediliyor, Şevki YILMAZ kasetleri de dinleniyordu. Onlar da boş durmuyor ve bu durumu bizim aleyhimize çevirmenin yollarını arıyordu. 94 yılı yılbaşı gecesi MGV İzmir de Fetih Şöleni düzenliyordu. Ortaokul yıllarında onların yurtlarında kalmış fakat hafız olduğu için Kestanepazarı’na alınmış bir lise son sınıf arkadaşımız! lise son sınıfları kışkırttı ve hep beraber yurttan izinsiz ve biraz da isyan edercesine Şölen’e katılmak üzere yurttan çıktılar. Ertesi sabah yurttan atıldıklarına dair bir bir belgeyi önlerinde gören arkadaşlarımız hemen durumu yukarıya bildirdiler. Yöneticilerimiz de duruma el koyup son sınıfların yurtta kalmalarını sağladılar fakat kışkırtmayı yapan arkadaş belgeyi alır almaz hemen yurdu terk etti ve ne gariptir onların yurtlarından birine gidip yerleşti. Kripto lafını ilk o zaman duymuştum.

Okulların bitmesine yakın Kurban Bayramı da yaklaşıyordu. Kestanepazarı o yıllarda yaklaşık 800 küçükbaş, yüz civarında da büyükbaş kurban getirtmiş ve bahçede satım ve kesimini yapacaktı. Etlerin neredeyse tamamı da vatandaşlar tarafından Kestanepazarı’na bırakılıyordu. Biz yurtta başımızda bekleyen yaklaşık yirmi kadar abimizin (!) bu iş için gönüllü olduğunu öğrendik, niyetlerini anladık ve bu işe lise ikiler olarak talip olduk. Bayramda evlerimize gitmeme pahasına kalıp kuruma sahip çıkacaktık. Sağ olsun idarecilerimiz durumu anladı ve bir hafta boyunca yurdu bize teslim etti. Artık yurt bizden soruluyordu ve kimseyi yurda sokmama gibi bir yetkimiz vardı. Hiç unutmuyorum bir gece, sanırım bayramın ikinci gecesiydi ve tüm işleri bitirmiş bir vaziyette yurdun girişinde çay içiyorduk. Yaklaşık on kadar abimiz! yurda girmek istediler güya eşyaları varmış onları alacaklarmış. Kesinlikle izin vermedik ve onları geri gönderdik. Bu olay artık sonun başlangıcıydı. Pazartesi günü kıyamet kopacaktı, öyle ya öğrenciler olarak resmen idarecilerimizi yurda almamıştık.

Hemen dernek yöneticilerimizle irtibata geçtik ve başta onursal başkanımız merhum Hulusi HATİPOĞLU olmak üzere bu şahısların yaptıklarını en ince detayına kadar anlattık. Eğer bir tedbir almazlarsa bizlerin gereğini yapacağımızı da eklediğimizi hatırlıyorum. O zaman için aklımızda onları kuvvet zoruyla yurttan atma yani bir nevi ihtilal yapmak vardı. Şimdilerde hatırladıkça gülümsüyoruz. Dernek ve vakıf yöneticilerimiz gerekeni yapacakları hususunda bize söz verdiler ve biz de bu kavga ortamında zaten yaklaşmış olan dönem sonunu beklemeye başladık.

Okulun son günü yaklaşırken abilerin (!) yavaş yavaş eşyalarını götürdüklerine şahit oluyorduk. Nihayet son gün geldi ve İzmir İHL’den karneleri alıp yurda geldik. Akşam olduğunda herkes birbirine karnesini soruyordu ve tatile çıkma hazırlıkları yapıyorduk. Ortaokul öğrencileri arasında çok başarılı kardeşlerimiz vardı. Onların karnelerini merak edip sormak için yatakhanelerine gittiğimizde yurtta olmadıklarını eşyalarıyla birlikte yurttan ayrıldıklarını öğrendiğimizde telaşa kapılıp durumu anlamaya çalıştık. ben ve bir arkadaşım hemen Akevlerde bulunan ve karargah olarak kullandıkları bir eve yatsı namazı saatlerinde tabiri caizse baskına gittik. Evin önüne vardığımızda içeriden gelen uğultu benzeri bir sesi hemen hissettik, kapıyı çaldık fakat kapı çok geç açıldı. Kapıyı açan iki abimizdi! ve girişte yerde gazete seriliydi. Ayakkabılık da gazeteler de boştu be kapı açılınca içeriden yoğun bir sıcak hava yüzümüze çarpmıştı. Evde birçok kişinin olduğu belliydi anlayacağınız ama deliller hemen yok edilmiş ve kapı ondan sonra açılmıştı. Kapıyı açan şahıslar da çıkmak üzere olduklarını söyleyip ayakkabılarını giydiler ve kapıyı hemen kapatıp uzaklaştılar. Kısacası tarih yine tekerrür etmiş ve giderlerken seçtikleri öğrencileri de götürmüşlerdi.

Netice itibariyle Kestanepazarı bu hainlerden temizlenmiş ama çok da kayıp vermişti. Yıllar sonra sosyal medya kullanımı yaygınlaşınca o dönem muhatap olduğumuz şahısların nerelerde ne yapmakta olduklarını merak edip kısa bir araştırma yapınca Osman ŞİMŞEK denen şahsı dedikleri gibi Feto’nun sağ kolu olarak buldum. Çok şaşırmıştım çünkü daha o zamanlarda söyleniyordu onun bu konuma geleceği ve o zaman bu yapının ne kadar derin ve sinsi bir özelliğe sahip olduğunu bir kez daha anladım.

Netice itibariyle dün Kestanepazarı’na yapmak istediklerini ve birçok kuruma yaptıklarını aslında bu örgüt tüm Türkiye’ye yapmak için yıllardır gizli bir faaliyetin içindeymiş. O gün nasıl ki basiretli öğrenci ve idarecilerin çabalarıyla bertaraf edildiyse, bu gün de basiretli halkımız ve idarecilerimiz tarafından bertaraf edilmişlerdir. Bize düşen, bu ve benzeri yapılara karşı devletimizi ve milletimizi her an uyanık olmaya çağırmak ve bu iki vazgeçilmez değeri canımız pahasına korumak olmalıdır. Dahası, özellikle akademisyenlere düşen görev, “nasıl olur da bir vaiz kısa bir sürede uluslararası bir desteği de arkasına alarak darbe yapacak güce erişebilir” sorusuna cevap aramak olmalıdır. Bu sorunun sosyal, ekonomik, psikolojik, siyasi, dini vb. pek çok açılardan verilebilecek cevabı olmalıdır ve bu cevaplar acilen bulunmalıdır. Bu yapılmadığı sürece maalesef bu tür problemlerle daha uzun yıllar uğraşmak zorunda kalmamız kaçınılmazdır.

NOT: Bu yazının içeriği hakkında şüphesi olanlar, o dönemde öğrenci olan tüm arkadaşların halen yaşadığını ve yayımlatmadan önce bu yazıyı onlardan birkaçına okuttuğumu bilmelidirler.

Devamını Oku

Kur’an’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Yeri

Kur’an’ın Anlaşılmasında Sünnet’in Yeri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

kuran-sünnetKur’an-ı Kerim, İslâm’ın en temel kaynağıdır. Rasûlullah (s.a.v.) bu Kitab’ı insanlığa tebliğ etmiş ve kendisine indirilen “hikmet” sayesinde de O’nun anlaşılması ve yaşanması için olanca gayretini sarf etmiştir.

İslâm ümmeti Sünnet’in dinde Kur’an’dan sonra gelen bir kaynak olduğu hususunda hemfikirdir. İnsanlar, kendisine Kur’an’ı açıklama görev ve yetkisi verilmiş olan Allah’ın Rasûlü’nün (a.s.) beyanlarına daima ihtiyaç duyacaklardır. Kur’an’ın yine Kur’an ile tefsirinden hemen sonra İslâm’da ilk Kur’an müfessiri olarak akla Peygamberimiz (a.s.) gelir. Hatta Kur’an’ın Kur’an ile tefsirini de aslında O’nun tebliğinin unsurlarından biri olarak görmek gerekir.

Kur’an’ın Kur’an ile tefsiri, tek boyutlu bir tefsir tarzı değildir. Aksine pek çok şekli olan bir olgudur. Ayetlerin birbirini tefsiri şu şekillerde gerçekleşebilir:

1-Kur’an’ın bir yerinde özet halinde bahsedilen bir konu, onun başka ayetlerinde daha geniş anlatılır. Âdem (a.s.) ile İblis, Musa (a.s.) ve Firavun kıssaları gibi.

2-Mücmel (kapalı), mübeyyen (açık) olana hamledilerek anlaşılır. Meselâ, “Âdem, Rabbinden bir takım söz sözler alıp (O’na yalvarmıştı da) O da onun tövbesini kabul etmişti”[1]  ayeti, şu ayetle tefsir edilmiştir: “Rabbimiz! Kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz, dediler.[2]

3-Mutlak (genel) bir ayet, bir vasıfla belirginleşmiş (mukayyed) ayetle iyice anlaşılır hale gelir. Aynı şekilde anlam çerçevesi geniş (umumi) ayetler de başka yerlerde hususiyet kazanır. Tahsise örnek olarak şunu verebiliriz: Kıyamet günü hiçbir alışveriş, dostluk ve şefaatin söz konusu olamayacağını belirten umumi ayetlerin yanında[3] o güne ait dostluk ve şefaatin sınırlarını çizen ayetler de vardır.[4]

4-İhtilâflı zannedilen ayetleri bir araya getirmek konuyla ilgili kesin bilgilere ulaştırır. Meselâ Âdem’in (a.s.) yaratılışının bazı ayetlerde topraktan olduğu belirtilirken, bazılarında çamurdan, diğer bir kısmında balçıktan, bir diğerinde ise biçim verilmiş çamurdan olduğu ifade edilir. Bunlar hakkında şöyle bir sonuca varılabilir: Bütün bu isimlendirmeler Âdem’in (a.s.) yaratılışının başlangıcından ona ruh üfürülüşüne dek geçirdiği aşamaları bildirmekten ibarettir.

5-Bazı kıraatler mana yönünden bir olmakla beraber lâfız olarak diğerlerinden farklılık arz eder. Yahut hem lâfız hem de mana yönüyle birbirinden ayrı kıraatler vardır. Bazıları da diğerlerine göre ilâveler ihtiva edebilir. Bütün bu durumlarda kıraatlerin birinin diğerine hamledilmesi, manayı biraz daha netleştirecektir. Bazı sahabilerin kendilerine has kıraatleri şâz da olsalar tefsir hükmündedir. Bunun örneklerini tefsirlerde bulmak mümkündür.

Kur’an’ın Kur’an ile tefsirini de ilk defa Rasulullah (a.s.) yapmıştır. Meselâ Buhari’de yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, En’am 59. ayetteki “mefâtihu’l-ğayb” ifadesini[5] tefsir ederken şöyle demiştir: “Gaybın anahtarları beştir”: “Kıyametin vaktine ait bilgi şüphesiz Allah katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse hangi yerde öleceğini de bilmez. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, her şeyden haberdardır.”[6]

Kur’an’ın Kur’an ile tefsirine dair yaptığımız bu kısa hatırlatmaların ardından diyoruz ki, Kur’an’ın anlaşılmasında Allah Rasûlü’ne (s.av.) başvurmak kaçınılmazdır. Çünkü Kur’an’ın Kur’an ile tefsiri, Kur’an’ın bütünüyle anlaşılmasında tek başına yeterli olmayacaktır. Bunu ifade eden de yine bizzat Kur’an’dır: “Biz sana Zikr’i indirdik ki insanlara kendilerine indirileni açıklayasın.”[7]

Ancak, Kur’an’ı anlamada Sünnet ’in yerinin Allah’ın Kitabı’ndan sonra geldiğini, yani bir tefsir kaynağı olarak Sünnet ‘in, ikinci sırada yer aldığını unutmamak lâzımdır. Bize göre bunun sebepleri şunlardır:

1-Bilinen bir gerçektir ki bir kelâmı en iyi onun sahibi bilir. Kelâmı izah edip maksadı anlatma konusunda yine onun sahibi öncelik hakkına sahiptir. Kur’an da Allah’ın kelâmı olduğuna göre O’nun kelâmını tefsir ederken ilk olarak O’nun Kitabı’nın geneline bakmak gerekir.

2-Kur’an, dinde en temel kaynak olduğuna göre kendisinin tefsirinde de ilk sırada yer alması uygun düşer.

3-Sübut bakımından zanni olanın kat’îye önceliği düşünülemez. Ayetlerde sübut endişesi yoktur. Ancak bir sözün hadis olabilmesi için bir takım şartları taşıması gerekir. Bu sebeple tefsirde özellikle Kur’an’ın beyanı sadedinde gelip de zayıf olma ihtimalini taşıyan rivayetler üzerinde çalışmadan önce, Kur’an’ın diğer ayetlerine bakmak çok daha yerinde bir davranış olacaktır.

4-Kur’an tefsîrinde önceliğin yine Kur’an olduğunu ifade eden delillerden biri de şu âyettir: “(Rasûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini hareket ettirme! Şüphesiz onu (kalbinde) toplamak ve okutmak bize aittir. O halde Biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşunu takip et! Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da Bize aittir.”[8]

Bu ayete göre beyân şekillerinden biriyle maksadı açıklamak Allah’a (c.c.) aittir. Rasûlullah’ın (a.s.) tefsiri de zaten Allah adına olup O’nun Allah’tan aldığı bilgilerle gerçekleşmektedir.

5-Ashabın tefsir metodu da önce Kur’an’a bakmak şeklindeydi.

Buna göre tefsirde en güzel metot, öncelikle Kur’an’ın Kur’an ile tefsiridir. Çünkü Kur’an, bir yerde mücmel (kapalı) bıraktığını, başka bir yerde tefsir eder ve bir yerde kısaca geçtiğini bir başkasında genişletir. İlgili ayet açısından Kur’an’ın Kur’an ile tefsiri mümkün olmazsa Sünnet’e başvurulmalıdır. Sünnet de Kur’an’ı şerh ve izah eder.

Esasen Sünnet, iyi düşünülürse mana bakımından sonuçta Kur’an’a çıkar ve O’na dayanır. Kur’an ile bütünlük arz eder. Nitekim İmam Şafii’nin; “Rasûlullah’ın (s.a.v.) verdiği bütün hükümler, Kur’an’dan anladıklarıdır” dediği bilinen bir husustur.

Şunu da belirtelim ki tefsirde kaynak olarak ikinci sırada yer alması Sünnet için bir eksiklik sayılamaz. Ayrıca Sünnet’in bu konumu Rasûlullah’ın (s.a.v.), hayatını Kur’an’ın anlaşılmasına verdiği ve Kur’an’ın önerdiği yaşam biçimini ortaya koyduğu gerçeklerini değiştirmez.

Kur’an’ın pek çok ayetinin, İslâm’ın temel farzları da dahil olmak üzere Sünnet vasıtasıyla hayata geçirildiği hakikatinin bir yansıması olarak, zaman zaman Sünnet‘in Kitab’a hükmettiği şeklinde anlayışlar ortaya çıkabilmiştir. Daha önce de değindiğimiz bu görüşler, ancak Sünnet’in Kur’an için ne kadar büyük önem taşıdığını mübalağalı biçimde ifade eden çabalar olarak değerlendirildiği takdirde dikkate alınabilir. Ancak, bunlar Sünnet’i Kitap’tan öne geçiren bir anlayışın ürünü olarak nitelendirildiklerinde kabul görmeyecek görüşlerdir.

Bazı eserlerde “Sünnet” tanımlanırken, onun Kur’an’ı da içine alan bir kavram olduğu, klâsik tanımlarda Kur’an ve Sünnet’in birbirinden ayrı olup bu ayrılığın yine klâsik görüş tarafından sık sık kullanılan “Sünnet teşri’de müstakil bir delildir” formülünde daha açık bir şekilde ifade edildiği tarzında bazı görüşler dile getirilmektedir. Kur’an ve Sünnet’in birbirinden ayrılmaz bir bütün oldukları anlayışından hareketle Kur’an’ın, Sünnet tanımı ve kavramı içerisinde yer almasının zorunluluğundan söz edilmektedir. Kur’an-Sünnet ilişkisi açısından bu görüşleri değerlendirme ihtiyacını hissediyoruz.

Öncelikle şunu söylemeliyiz: Kur’an’ı Sünnet tanımına dâhil etmek, “Sünnet, Kitab’a hakimdir” şeklindeki görüşlere bir tür yakınlaşmak olarak anlaşılabilir. Kur’an-Sünnet irtibatını ifade etmek gibi iyi bir niyetin neticesi de olsa Sünnet’in “Kur’an başta olmak üzere Rasûlullah’ın (a.s.) esas aldığı ilke ve prensipler bütününün oluşturduğu bir zihniyet ya da dünya görüşü” olduğunu söylemeye gerek olmamalı diye düşünüyoruz. Kaldı ki Kur’an ve Sünnet’i iki ayrı delil olarak kabul eden çevrelerde Kur’an’la Sünnet’in iç içe olmadığını söyleyen olmamıştır. Meselâ İmam Şâfiî, Sünnet’in Kur’an’da olmayan konularda hüküm getirdiğini söylediği halde aynı zamanda Sünnet’in bu teşri’ yönünün, Kur’an’ın emri gereği ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) dindeki konumunun bir neticesi olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Sahabe görüşlerinin de Sünnet’i oluşturmada hadislere dahil edilebileceğini kabul edebiliriz. Ancak Kur’an, Sünnet tanımına katılacak olursa, Sünnet’in dinin ilk sıradaki kaynağı olarak anlaşılabilmesi şeklindeki bir tehlikeye dikkat çekmek istiyoruz. Tabii ki Sünnet, Kur’an merkezlidir. Onun en büyük kısmı, Kur’an’ın anlaşılması ve yaşanmasına yönelik açıklama ve uygulamalardan oluşur. Rasûlullah’ın (a.s.) tüm tavırları da ilâhî kontrol altındadır. Bütün bunlar Kur’an ile Sünnet’in iç içe olduklarını zaten ortaya koymaktadır. Kanaatimizce Sünnet, Kur’an’a tâbî bir kaynaktır. Başlı başına ve bağımsız bir kaynak olarak, hüküm koymada müstakil bir delil değildir. Sünnet tanımı içerisinde Kur’an’ın da yer alması gerektiği iddiası, Sünnet tanımına dair böyle bir denemede bulunanların da ifade ettiği üzere Sünnet’in aslında Kur’an’dan kaynaklandığı görüşünden ileri gelmektedir.

Bütün bunların yanında Kur’an, Sünnet’in kapsamına dahil edilecek olursa bunun doğal bir sonucu olarak Sünnet’in, tamamı olmasa da en azından çoğunluğunun vahiy mahsûlü olduğu görüşü benimsenmelidir. Bir başka ifadeyle Kur’an dışı vahyin kapsamı oldukça geniş tutulmalıdır. Aksi takdirde Sünnet’in büyük çoğunluğunu Kur’an oluşturacağından, özel manâda Sünnet’ten söz edilemeyecektir. Böyle bir durum söz konusu olmadığı gibi, yukarıdaki görüş mensuplarınca Rasûlullah’ın (a.s.) Kur’an dışında da vahiy aldığını gösteren örneklerin sayısının  azaltılmaya çalışıldığını, hattâ Sünnet’te vahiy ürünü hiçbir şey yoktur” şeklindeki bir anlayışa dahi sıcak bakıldığını görmekteyiz. Bu da bize göre bir tür çelişki oluşturmaktadır.

Yine ulemanın görüşleri kısmında değindiğimiz “İslâm’da her hüküm önce Sünnet ile ortaya konmuş, Kur’an âyetleri ise daha sonra teyid edici olarak gelmiştir” şeklindeki bir yaklaşım da Kur’an’ın geneli için söz konusu edildiği takdirde yanlış olacaktır. Diğer taraftan böyle bir anlayış tarihselcilik iddiasında olanlara kapı aralamak gibi bir takım sakıncalar da doğurabilir.

Bu konuda söylediklerimizi özetlersek; dinde Kur’an’dan sonra ikinci kaynak konumundaki Sünnet, tefsir kaynağı olarak da aynı konuma sahiptir. Rasûlullah (s.a.v.), Allah’tan aldığı bilgi, görev ve yetkiyle Kur’an’ı belli ölçüde açıklamış, uygulamaya geçirmiştir. Kur’an’ın anlaşılmasında Sünnet’i göz ardı etmek imkânsızdır.

KAYNAKLAR
BEYZÂVÎ, Abdullah b. Ömer b. Muhammed b. Ali, Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl, (Şeyhzâde Haşiyesi ile birlikte), I-IV, İst. 1415/1994.
CESSÂS, Ebû Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî, Ahkâmu’l-Kur’an, I-III, Beyrut 1406/1986.
GAZÂLİ, Muhammed, Kur’an’ı Anlamada Yöntem, (Çev. Emrullah İşler), Ank. 1993.
İBN ÂŞÛR, Muhammed Tahir, Mekâsıdu’ş-Şerîati’l-İslâmiyye, Tunus 1978.
KURTUBÎ, Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Ensârî, el-Câmiu lî Ahkâmi’l-Kur’an, I-XXII, Beyrut 1407/1987.
KÜÇÜK, Raşit, “Kur’an-Sünnet İlişkisi,” Tartışmalı İlmî Toplantılar Dizisi, Sünnet’in Dindeki Yeri, Ensar Nşr., İst. 1997.
LEKNEVÎ, Ebu’l-Hasenât Muhammed Abdülhayy, Tuhfetü’l-Ahyâr bi İhyâi Sünneti Seyyidi’l-Ebrâr, Halep 1412/1992.
ŞİMŞEK, M. Said, Günümüzde Tefsir Problemleri, İstanbul 1997
TABERÎ, Ebû Cafer Muhammed b. Cerîr, Câmiu’l-Beyân fî Te’vîli’l-Kur’an, I-XII, Beyrut 1992.
[1] Bakara,  2/37.
[2] A’raf, 7/23.
[3] Örnek olarak bkz. Bakara, 2/254.
[4] Bkz. Zuhruf 43,/67; Necm 53/26.
[5] Âyet, meâlen şöyledir: “Gaybın anahtarları O’ndadır ve onları O’ndan başkası bilmez.”
[6]  Lokman, 31/34. Hadis için bkz. Buhârî, tefsîru sûreti’l-En’âm (6), 1.
[7]  Nahl, 16/44.
[8]  Kıyamet, 75/16-19.
Devamını Oku

Tarihi, Sosyal ve Dini Yönleriyle Nazar (Göz Değmesi) Kavramı I Makale

Tarihi, Sosyal ve Dini Yönleriyle Nazar (Göz Değmesi) Kavramı I Makale
0

BEĞENDİM

ABONE OL

genislet-66266b53-745e-446c-b88c-6dd7a9eeb3b8Beden ve ruhtan müteşekkil olan insan, yapısında birçok sırrı barındırmaktadır. Tıbbın önemli bir ilerleme kaydettiği çağımızda insan vücudunu inceleyen branşların elde ettiği toplam bilgi % 5’lerle ifade edilmektedir.

İnsan ruhunun mahiyetini araştırma gayesiyle yola çıkan psikologlar incelemeleri sonucunda bir ilerleme kaydedememişler “Ruh Bilimi” dedikleri psikolojinin ismini “Davranış Bilimi” olarak değiştirmek zorunda kalmışlardır. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de bize ruhla ilgili az bilgi verildiği bildirilmiştir.[1] Bu da bize göstermektedir ki, hakkında Rabbimizin peygamberler vasıtasıyla bilgi vermediği bir hususta elde edeceğimiz bilgiler sınırlıdır.

İnsanın bedeniyle ilgili araştırmaları laboratuar ortamında, önceden elde edilen bilgilerden faydalanarak araştırmak, incelemek mümkün, ancak manevi yönünü oluşturan yönlerini bu yolla araştırmak imkânsızdır.

Avrupa’da yaygın olarak yapılan ruh çağırma seansları ve benzeri olaylardan yola çıkılarak, bunları araştırma amacıyla 1920’lerde başlayan bazı çalışmalar olmuş ancak bir netice alınamamıştır. İnsanın bu yönün barındırdığı sırlar, fizikî yönünün sakladığı sırlardan çok daha fazla ve önemlidir. İnsanın bu yönü aydınlatılamadıkça, o bir meçhul olarak kalmaya devam edecektir.

İnsan madde ve manasıyla çok kıymetlidir, mükerremdir. O, en iyi şekilde yaratılmış,[2] dünyanın bütün tasarımcıları toplansa, şurası şu şekilde olsa daha iyi olurdu diyebilecekleri bir yanı olmayan, bir bakıma kâinatın minyatürüdür. Bununla beraber, maddî değeri itibariyle hiçbir kıymeti olmayan bir varlıktır.

Antika sanat eserleri vardır. Onların maddesi demirdir, tahtadır, naylondur… Demirden yapılmış antika bir sanatı, antikadan anlamayan bir hurdacıya götürdüğümüz zaman vereceği fiyat birkaç kilo demir parasıdır, onu meşhur bir sanatkâra nispet edip, bir antikacıya götürsek paha biçilmez bir kıymet kazanır. İnsan da maddesi itibariyle bir değer ifade etmez, ancak o, Allah’a nispet edildiği zaman, takdir edilemeyen bir değer kazanır. İnsan Allah’ın antika bir sanatıdır. Bundan dolayı, Allah’a inanan ve inandığı gibi yaşayan kimse, bir karıncayı incitmekten titrerken,[3]  O’na inanmayan, bir hiç uğruna binlerce insanı katledebilmektedir.

İnanan kimse, ruhunu saran güzelliğin etkisiyle, bir kalbi incitmekten çekinmesi, yok etme hırsıyla yanma yerine, ihya etme saikasıyla tutuşması sebebiyle çevresindekilere ferahlık vermektedir.[4] Özü güzelliklerden oluşan bu insanlar, nazarıyla etrafına zarar vermediği gibi, diğer insanların nazarlarından da etkilenmezler veya az etkilenirler. Kainattaki her şeye kıskançlıkla, hasetle değil, sevgiyle, ibret nazarıyla bakarlar, Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın derler.[5]Onun için, onlar öldükleri zaman, Kâinat onların ölümlerine ağlar.[6]

Nazar Kavramı ve Kullanılışı

Dilimizde ”nazar” kavramıyla ifade ettiğimiz (göz değmesi) Arapça’da; göz, nazar, kem göz, pınar, kaynak, menba, gözcü, keşfe çıkan, casus, delik, ağ, bir şeyin en güzel yanı gibi anlamlara gelen ”ayn” kelimesiyle ve ondan türeyen kelimelerle ifade edilmiştir.

Kelimenin çoğulları ”uyûn” ,”e’yün”, ”e’yên” olarak kullanılır. Kelime ”göz değmesi” anlamında, diğer manaları dışarıda bırakılarak daha çok ”isabetü’l-ayn” şeklinde kullanılmaktadır. Aynı manada ”nefs” kelimesi de kullanılmaktadır. Gözü değene ”â’in” kendisine göz değmiş kimseye de ”maî’n”  denilmiştir. Çok etkili göz değmesi anlamına ” ayûn” kullanılmıştır. ” esabe biaynihi” kavramına ”haset etti” anlamı da verilmiştir.[7]

Türkçede ise ”nazar” veya ”isabet” şeklinde kullanımı yaygın olmakla beraber, farklı bölge ve yörelerde farklı kullanımları mevcuttur.

”Nazar” kelimesi ıstılâhî anlamda Arapçada farklı kullanımlara sahip olup, bir şey hakkında tefekküre dalma, nazarî araştırmalar yapma anlamında kelam ve felsefe terimi, bilinmeyeni elde etmek için, bilinenleri bir kurala göre sıralama, bir konu hakkındaki düşünce, görüş gibi manalarda kullanılmaktadır.

Nazarın konumuzla ilgili ıstılâhî anlamı ise: Kişinin, canlı veya cansız herhangi bir şeye haset, kıskançlık, imrenme, özenme, beğenme vb. yoğun duygularla yönelttiği bakışlarla zarar verecek şekilde onu etkilemesidir.[8]                                

Nazar İnancının Tarihi Süreci

Hadisi şerifte hak olduğu bildirilen, hakikati yaşamımız içindeki tecrübelerimizle de sabit olan “nazarın”, insanın biyolojik yapısında mevcut olan bazı enerjilerin etkisiyle olduğu açıktır. Dolayısıyla onun varlığını insanlık tarihiyle özdeş kabul etmemiz gerekmektedir.

Ancak insanların onun varlığının farkına varıp, yaşamları içindeki etkisinin bilinciyle hareket ederek doğru veya yanlış önlemler almalarının tarihinden söz etmek daha doğru olur. ‘Nazar inancının tarihi’ sözü bu hakikatin varlığını kabul etmeyerek, onu aslı olmayan, batıl bir halk inanışı kabul eden zihin altyapısını çağrıştırmaktadır.

Oluş şeklini fizik kuralları içinde bilimsel olarak tespit edemediğimiz, ama varlığını da gözümüzle açıkça gördüğümüz veya işaret eden delillerle görür gibi varlığından emin olduğumuz birçok olay ve olgudan söz edebiliriz. Çağımızın ulaştığı bilimsel ve teknik verilerle açıklanamayan her şeyi inkâr etmek, başta bilimsellik anlayışıyla bağdaşmaz. Bu çerçevede meseleyi ele alıp değerlendirmenin doğru olduğu kanaatindeyiz.

Nazar inancının birey ve toplum hafızasında ne zamandan beri olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber M.Ö. 4000 yıllarına kadar gittiği kabul edilir.

Gerçekliği olmayan bir halk inanışı olarak gören bazı araştırmacılar, coğrafi açılımından hareketle Mezopotamya kökenli bir inanış olduğuna; su, hayat, kuraklık, ölüm vb. meseleler çerçevesinde ortaya çıkan asılsız bir telakkî gibi değerlendirmişlerdir.

Nazara uğrayan annenin veya dişi hayvanın sütünün kesilmesi, çocukların hastalanıp ölmesi, ekinlerin ve ağaçların kuruması gibi nazarın etkisinin en açık ve etkili olarak ortaya çıktığı tecrübe ve gözlemler sonucu olacak ki, onun hayat kaynağı olan sıvıyı yok ettiğine, bedeni veya ruhu kuruttuğuna inanılmıştır.

Kıskançlıkla oluşan haset duygusunun gözden yayılan ışınlarla atmosferi kötülükle doldurduğuna, yakında bulunan canlıları, eşyayı etkilediğine inanılmıştır.

Eski kültürlerde her türlü; hastalık, talihsizlik, kötü durum bilhassa anî ölümler, bilinçli veya bilinçsizce yapılmış nazarla ilişkilendirilmiştir. Kıskanç göze yapılan atıflar Yahudi kutsal metinlerinde, Zerdüştlük literatürü ile Hint atasözlerinde de yer alır.

Eski Sümer, Babil, Mısır, Grek, Roma, Sami, Pers, Hint ve çeşitli Avrupa Ülkelerinde yaygın bir inanış olduğu bilinmektedir. Ortadoğu, Akdeniz, Hint, Avrupa’da yaygın; Uzakdoğu, Güney Afrika, Avustralya, Amerika’nın yerli toplumlarına sonradan Avrupa kanalıyla girdiği ileri sürülmüştür.

Cahiliye Dönemi Arapları sihir, büyü, kâhinlik gibi inançların yanında nazara da çok önem verirlerdi. Bundan korunma maksadıyla üzerlerinde bazı takıları taşırlardı.

Bazı hayvanların nazarının değdiğine de inanırlar, bunlar içinde devenin gözünün en etkili olduğunu kabul ederlerdi[9]                                       

Nazarın Mahiyeti

Varlığını ilmen bildiğimiz inandığımız ancak görüp hemhal olmadığımız şeylerin yanında, varlığını gözümüzle gördüğümüz, tesirini hissederek bizatihi yaşadığımız ve varlığında şüphe etmediğimiz bununla beraber mahiyetini ilmen açıklayamadığımız bazı olaylar ve olgular vardır ki nazar ve telepati bunlardandır.[10]

İnsanın yapısında başta elektrik olmak üzere bazı enerjilerin bulunduğu, bu enerjilerin kuvvet derecelerinin kişilerde farklılık gösterdiği bilinmektedir. Bazı kimselerin kendilerinde bulunan elektrik enerjisini özel bir gayretle parmak uçlarında yoğunlaştırarak ampulü yaktıkları görülmektedir. Yine bio enerji adı verilen bir enerji tedavi amaçlı kullanılmaktadır.

Bazı hayızlı kadınların süt kabına dokunduklarında sütün bozulduğu, bir bahçeye girdiklerinde, dokunmasalar bile bitkilere zarar verdikleri diğer zamanlarda bu durumların söz konusu olmadığı tecrübelerle sabittir. Göz ağrısı olana bakanın, gözünün ağrıdığı, bir toplulukta birisi esnediği zaman diğerlerinin de esnediği bilinmektedir. Bilinen bu gerçekler bize insanın yapısında bazı enerjilerin varlığını, kişiden kişiye ve aynı kişide zaman zaman farklılıklar gösterdiğini, bir kimsedeki enerjinin başkasını etkilediğini ortaya koymaktadır.[11]

Ehli Sünnet alimleri, Mutezilenin çoğu nazarın hakikatini kabul ve isbat etmişler, nasıl ve ne şekilde meydana geldiğinde ihtilaf etmişlerdir. Ebu Ali el-Cübbâî, Mutezile’den Ebû Haşim ve Belhî[12] gibi bazı Mutezilîler kabul etmemişlerdir. Kabul etmeyenler delil getirememişler, bazıları; böyle bir durum olsaydı nazar, güzel olan şahsa veya nesneye tesir ettiği gibi, güzel olmayana da tesir ederdi demişlerdir.[13]

Hukemanın konuyla ilgili genel anlayışı ve ehli sünnet muhakkiklerin de tercih ettiği görüş şöyledir: Nazar, cisimle beraber nefsin etkisi sonucu oluşan bir olgudur. Sıcaklık, soğukluk, ıslaklık, kuruluk gibi durumlarda kişinin iradi bir dahli söz konusu değildir. Yani bu sırf nefsani bir tesirdir. Şu örnekte olduğu gibi; ensiz bir levha yere konulduğu zaman onun üzerinden herkes geçebilirken, o levha iki yüksek duvar üzerine konulduğu zaman bunların çoğu onun üzerinden geçemez, sebebi ise düşme korkusudur ki, o korku kişinin düşmesine etki eder.

Bundan anlaşılmaktadır ki, inansın nefsinde bulunan duygular ve enerjiler insanı etkilemektedir. Bununla beraber insan, daima kendisine nazar değeceği hissiyle yaşar, bunu saplantı haline getirirse, manevî direnci zayıflar etkilenmeye müsait hale gelir. Bu nefisle ilgili bir oluşumdur ve bedende bir zafiyetin oluşmasına sebep olur. Bu durumda hem göz değme ihtimali, hem de göz değmesi durumunda oluşacak hasarın etkisi artar.

Bazı kimselerin biyolojik yapılarında bulunan enerjiler ve nefislerinin cevherleri farklıdır. Bu kimseler, canlı veya cansız bir varlığa kıskanarak, hoşlanarak veya hayretle baktıkları zaman ona tesir etmeleri akıldan uzak değildir.

Bu etki göze nikbet edilse de gerçekte etkileyen nefistir. Etkinin göze nispeti; yakıcılığın ateşe nispeti gibidir. Bu tesiri yaratan şüphesiz Allah (c.c.) dır. Kainata konulan kanun gereği her şey sebepler çerçevesinde Allah’ın izniyle cereyan etmektedir.[14]

Bazı yerlerde ve zamanlarda nazarın hayat kaynağı olan sıvıyı yok ederek tesirini gösterdiğine, bedeni veya ruhu kuruttuğuna inanılmıştır. Nazarın pratik hayat içerisinde etkisinin en çok annenin veya dişi hayvanın sütünün kesilmesi, çocukların hastalanıp ölmesi, ekinlerin ve ağaçların kuruması gibi durumlarda görülmesi bu şekildeki bir algılamaya götürdüğü anlaşılmaktadır.[15]

Göz değmesi kıskançlık hasetle olduğu gibi, bazen bir kimsenin bir şeyi ya da kimseyi tedbirsizce övmesi, hayranlık vb. duygularla ortaya çıkabilmektedir. Bazen bu şekilde kişinin kendisine, eşine, çocuklarına, hayvanlarına, malına zarar vermesi mümkündür.

Tek gözü kör veya kambur kişilerin, yılan, tilki, kedi, çekirge gibi iri gözlü hayvanların,  kuyruğunda göze benzer figürler bulunan tavus kuşunun gözünün değdiğine inanılmıştır.[16]  “Sırtında iki beyaz çizgi bulunan kuyruksuz yılanı öldürün, çünkü o gözün kör olmasına, hamile kadınların çocuklarını düşürmesine sebep olur”[17]  hadisini, bu yılanın nazarı sebebiyle bu zararı verir şeklinde anlayanlar olmuştur. [18]

Nazarın genel manada her şeyi etkileyebileceğine inanılmakla beraber, özellikle  bebeklerin, çocukların, gelinler ve hamile kadınların, besili çiftlik hayvanlarının, meyve veren ağaçların ve ekinlerin yeni eşya veya binaların üzerinde daha etkili olduğu yaşam içindeki tecrübelerle anlaşılmış ve bu şekilde kabul edilmiştir.[19]

Fiziki sınırlar dışında görülen olayları inceleyen Parapsikoloji nazarı psikokinetik  (Telekinezi) olaylar içinde değerlendirmiş, incelemiş bu tür olayları bir vakıa olarak kabul etmiş ancak oluş şekliyle ilgili tatmin edici bir sonuca ulaşamamıştır. Teorik olarak, bedenin elektromanyetik güç alanına sahip bulunduğu, elektromanyetik ışıklar yayan gözlerin nesneleri etkilediği, özenme, imrenme, haset gibi duyguların ve zihin gücünün bu bakışları besleyerek etkisini artırdığı şeklinde açıklamıştır.[20]

Klasik kaynaklarımızda nazarın oluşumunda esas olarak vücudun, ruhun, nefsin ve zihin gücünün etkisinin olduğunun, bunlar sebebiyle oluşan enerjinin, insanın aleme açılan penceresi olan gözler kanalıyla etkisini gösterdiği için göze nispet edildiği belirtilir. Gözden çıkan bu enerjinin mahiyetiyle ilgili tespit edilebilmiş bir veri olmaması sebebiyle farklı ifadeler kullanılmıştır. İbn-i Hacer karşı tarafa etki eden enerjiyi gözden çıkan bir zehir,[21] Cahız gözden çıkan parçalar [22] şeklinde ifade etmiştir.

İbni’l Kayyım el-Cevziyye meseleyi şu şekilde izah eder: Gözü değenin gözünden zehirli bir şey çıkar. Bu cevher ter deliklerinden vücuda nüfuz eder ve ona zarar verir. Göz değmesi bir hakikattir ve ruhların etkisiyle gerçekleşir. Etkili olan göz değil ruhlardır ancak göze nispet edilmiştir. Ruhlar farklı yapı, güç, keyfiyet ve özelliktedirler. Kıskancın ruhu kıskanılana eziyet vermektedir.[23]

İnsanların yanında cinlerin de nazarının değdiğini belirterek, cinlerin nazarının değdiğiyle ilgili haberin kesin olduğunu söyler, Ümmü Seleme’nin rivayet ettiği, ‘Peygamber (sav) bizim evde bir cariyenin hasta olduğunu görünce, ona cinlerin nazarı değmiş onu okuyun’ hadisini delil olarak zikreder.[24]

Âlûsî’nin konuya yaklaşımı ise şu şekildedir: Hadisteki “Göz değmesi haktır” sözünün manası, nefis vasıtasıyla tesir etmek ve bu tesirin gereğinin ortaya çıkması, Allah’ın koyduğu bir kanun olması şüphe götürmez bir hakikattir. Bu gözümüzle gördüğümüz ateş, su, ilaç vb. şeylerin tesiri gibidir. Sen biliyorsun ki her şeyin oluşu Allah’ın dilemesiyledir, bir şeyi dilerse olur dilemezse olmaz. Göz değmesinde Allah’ın yaratma hikmeti bizce meçhuldür der.[25]

Meydana geliş şeklini şöyle izah eder: Göz bir şeyi güzel gördüğü zaman ya o güzelliğin devamını ister, yok olmasından sıkıntı duyar, kendi çocuğunda, malında vb. olduğu gibi; ya da bir güzelliğin başkasında olmasını çirkin görüp kıskanır, güzel bir kimsenin veya malın hasetçi düşmanı yanındaki durumu gibi.

Birinci durumda, o güzelliğin yok olacağı düşüncesinden meydana gelen şiddetli korku, kalbin derinliklerine ruhun hapsolmasına sebep olur, kalp ve ruh ciddi bir şekilde yanar, bu kuvvetli yanmanın keyfiyeti ruhta meydana çıkar.

İkinci durumda ise; düşman için bu güzelliğin ortaya çıkması sebebiyle o anda şiddetli bir hüzün meydana gelir, bu da ruhun sıkışmasına ve kuvvetli bir yanmanın ortaya çıkmasına sebep olur, her iki durumda da gözün şuaları ısınır ve tesir eder. Güzelliğin, kıymetin olmaması durumunda bu olmaz, normal zamanlardaki bakışla bu haldeki bakış arasındaki fark budur. Bundan dolayı Rasülullah gözü değene abdest almasını, isabete maruz kalana da o suyla yıkanmasını emretmiştir.[26]

Yakup (as) un oğullarını Mısır’a gönderirken onlara söylediği” …Oğullarım! (şehre) hepiniz bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. (Buna rağmen)Allah’tan (gelecek ) hiçbir şeyi sizden savamam. Hüküm verecek olan sadece Allah’tır. (onun için) ben sadece ona tevekkül ettim, tevekkül edenler de yalnız ona dayansınlar.”[27] Ayetini müfessirlerin bazıları halkın dikkatini çekmemeleri, bir suikasta uğramamaları, böyle bir şeye maruz kalmaları durumunda hepsinin telef olmamaları gibi sebeplerle babaları tarafından uyarılmışlardır, şeklinde anlamakla birlikte; çoğu nazardan korunmaları için uyarıldıkları şeklinde anlamışlardır.

Kurtubî bu ayetin açıklamasıyla ilgili şunları söyler: Bir kişiye ait on bir çocuğun olması ve bunların yakışıklı, heybetli olmaları sebebiyle nazar değmesinden korkarak onları uyarmıştır diyerek, İbn-i Abbas, Dahhâk ve Katâde’nin de bu görüşte olduklarını belirtir.

O, nazarın sünnetle, icmâ ve hayatın içinden tecrübelerle sabit olmasına rağmen bazı yeniyetmelerin onu inkar ettiklerini belirterek, bazı kimselerin gözüyle adamı kabre, nice güzel, güçlü-kuvvetli hayvanları tencereye soktuğuna dikkatleri çekmiş, bunun da ancak Allah’ın izniyle olabileceğine vurgu yaparak “…Oysa onlar Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler…”[28] ayetini zikretmiştir.

Kurtubi ayrıca Esmâî’nin şu sözünü nakleder: Nazarı değen bir adam gördüm, onun da bulunduğu bir yerde sütü bol olan bir inekten bahsedildi o da bu konuşmayı duydu, hoşuna gitti, kimden bahsediyorsunuz dedi? Orada bulunanlar onun nazarının tesirli olduğunu bildikleri için başka bir isim söylediler. Bahsettikleri ve yanıltmak için söyledikleri her iki kişinin de bütün inekleri telef oldu. O kişiyi insanlar gizliyor ya da ondan gizleniyorlardı. O kişinin şöyle dediğini duydum, hoşuma giden bir şeyi gördüğüm zaman, gözümden bir hararetin çıktığını hissediyorum.[29]

Bu ve benzeri yaşanan tecrübeler, ‘kişi görmeden gıyabında nazar değmez’ tezini tekrar düşünmeye bizi sevk etmektedir.[30]

Kurtubî kalem suresinin elli birinci ayetinin tefsirinde şu bilgileri verir: Cahiliye Arapları içinde bazı kimselerin nazarının etkili olduğu bilinirdi, özellikle Benî Esed kabilesi içinde böyle kimseler çoktu, bunlar bilinçli olarak nazar değdirirlerdi.

Bunların bazıları canı et istediği zaman iki üç gün çadırından çıkmaz, sonra çıkıp çadırının önüne oturur, oradan besili bir deve, koyun vb. geçtiğini görünce bu güne kadar bundan daha güzelini görmedim derdi. Böyle dediği hayvan bir müddet sonra düşer, sahibi de onu kesmek zorunda kalır, gözü değen kimse kölesine veya cariyesine al şu parayı şundan et al gel der, o da gidip et getirirdi.[31]

Bu ve benzerî tecrübeler, “Nazar, iki taraftan biri o anda bilinçli olursa etkilemez” görüşünü yeniden düşünmeye sevk etmektedir.[32] Aynı zamanda bir şeye hasetle, kıskançlıkla, beğeni ve hayranlıkla bakma ve ilgilenme, bu duyguların o andaki şiddet dereceleriyle, nazarın etkileme derecesinin doğru orantılı olduğu anlaşılmaktadır.

Nazar- Kader İlişkisi

Allah’ın kainata koyduğu kanun sebep-sonuç ilişkisi içinde devam etmektedir. Bizden istenen; yaşamımızı, sebepleri yerine getirip sonucu Allah’tan bekleyerek oluşturmamızdır. Peygamberimiz (sav) Allah’ın korumasında olduğu halde,[33] her işinde tedbiri elden bırakmamış, savaşlara çıkarken de zırhını giymeyi ihmal etmemiştir.

Hz. Yakub (as) da oğullarını Mısır’a gönderirken onları dikkatli ve tedbirli davranarak, vazifelerini yapmaları için uyarmış, takdir edilmiş bir şeyin de her zaman tedbirle savulamayacağına dikkat çekmiştir.[34]

Ayetin açıklamasında Elmalılı şöyle der: O’na karşı hiçbir tedbir faide vermez, her ihtimale karşı tedbir almak lazım ise de tedbir takdire mani olacak, Allah’ın muradının önüne geçecek bir sebep değildir. Tedbir almak bir nevî Allah’tan yardım istemektir, aldığımız tedbir kadere muvafık ise faydalı olur.[35]

Razî de ayetin tefsirinde şu açıklamada bulunur: İnsan bu dünyada geçerli olan sebeplere riayet etmekle ve aynı zamanda kendisine ancak Allah’ın takdir ettiği şeyin geleceğine, sakınmanın kendisini kaderden kurtarmayacağına kesin olarak inanmakla memurdur. Bununla beraber insan, zararlı, öldürücü şeylerden sakınmakla, imkanı nispetinde faydalı şeyleri elde edip, zararlıları defetmeye gayret etmeye de memurdur.

Hz. Yakup’un “Hepiniz aynı kapıdan girmeyin…” sözü, bu dünyada geçerli olan sebeplere riayet etmeye bir işaret, “ …Allah’ın kazasından hiçbir şeyi sizden gideremem…”  demesi de, sonucu sebeplerden değil Allah’tan bilmeye, onun dışındaki her şeyden müstağnî olarak, saf tevhide işarettir.[36]

Biz değişmeyeceğine inandığımız ve bilmediğimiz kadere göre hareket etmekle mükellef değiliz, aksine sebepleri yerine getirip, tedbirimizi almakla mükellefiz. Peygamberimiz(sav)” Kendisine sorulan, okuyarak yaptığımız tedavilerin, kullandığımız ilaçların, her türlü korunma tedbirlerinin Allah’ın kaderini önleyeceği kanaatinde misiniz? Sorusuna, onların hepsi (yapacağınız her türlü tedavi de) Allah’ın kaderindendir”[37]  buyurarak, her derdin devasının olduğunu, hastalığa uygun tedavinin bulunması halinde her hastalığın, Allah’ın izniyle iyileşeceğini belirtmiştir.[38]

Söz konusu duruma, Hz. Ömer’le ilgili şu meşhur olay da güzel bir misaldir: Yanındaki bir grupla Şam’a giderken, yolculuk sırasında, Suriye’de veba salgını çıktığını duyan Hz. Ömer, geri dönme kararı verince, Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? İtirazına, Allah’ın kaderinden kaçıyor, Allah’ın kaderine sığınıyorum. Dedikten sonra, sen devenle bir vadiye insen, vadinin bir yamacı yeşillik ve otlu, diğer yamacı çorak ve otsuz olsa, deveni otlu yamaçta gütsen, bu Allah’ın kaderinden değil de otsuz yamaçta gütmen mi Allah’ın kaderindendir.[39] Diyerek, kaderimizde olanı bilmediğimizden, bize düşenin akıl, mantık, fizik kanunlar çerçevesinde, yaşam rotamızı belirlememiz gerektiği mesajını vermiştir.

Göz değmesi de, inanan her insanın başkasına zarar vermemek ve zarara uğramamak için, dikkat etmesini, tedbir almasını gerektiren bir husustur. Hiçbir şey Allah’ın izni dışında gerçekleşmez, nazarın da elbette bilebildiğimiz veya bilemediğimiz bazı hikmetleri vardır. Konumuzun sonraki kısımlarında bunun üzerinde duracağız.

Efendimiz (sav)’in şu hadisi şerifleri nazarın hakikatini ve tesir gücünü açıkça ortaya koymaktadır: “Nazar haktır, eğer kaderi geçecek bir şey olsaydı, o nazar olurdu…”[40]

Nazarın Fıkhî Yönü

Toplum içinde nazarı çok etkili, etkilediği insanın ölümüne sebep olan, eşyanın, nesnelerin tahribatına veya yok olmasına neden olan, bu özelliğiyle tanınan kimseler vardır. Bu insanlar toplumun huzursuzluğuna yol açarak, diğer insanların ondan daima uzak durma çabası içine girdiği kimselerdir ki, bunlar içinde bulundukları topluma daima sıkıntı verirler. İslam alimleri bu durumdaki kimselerin bilerek zarar vermesi halinde hukukî yönünün ne olacağını tartışmışlardır.

Fakihlerin tamamına yakını gözü değen kimseyi toplumun içinde yaşamaktan men etmek gerekir, zira o kimsenin, Rasülullah’ın cemaate gelmekten menettiği sarımsak, soğan yiyen kimseden daha çok zararlı olduğunda şüphe yoktur. Nevevî, ‘bu söz doğrudur, açıktır muhalif görüş beyan eden kimse bilinmemektedir’ demiştir.[41]

Bazıları da, devlet başkanı ya da, o beldede bulunan temsilcisi, nazarının etkili olduğu bilinen kimseyi toplum içinde yaşamaktan men etmesi, fakirse devlet hazinesinden ona yetecek kadar maaş vermesi gerekir. Hz. Ömer, bulaşıcı bir hastalık olan, cüzam hastalığına yakalanmış kimseyi ihtilattan men etmiştir demişlerdir.[42]

O kimse sürgün edilir, diyenler olduğu gibi, Rasül-ü Ekrem (sav) ‘in hayatında böyle bir uygulamanın olmadığını, bu durumda olan Âmir için bunu yapmadığını söyleyerek reddedenler de olmuştur. Bu görüşte olanlar, Peygamber(sav)’in uygulamalarında olmasa da, ihtiyaten, zararı gidermek için gerektiğinde böyle bir tedbirin alınabileceğini ayrıca belirtmişlerdir.[43]

Bazı alimler bu kimselere uygulanması gereken hukukî cezayı, sihirbaza uygulanan cezaya kıyas etmişlerdir ki, başta İmam Malik olmak üzere, Kâdı Iyâz, İbni Hanbel ve ashabın bazısı sihirbazın tövbeye bile davet edilmeden öldürülmesine hükmetmişlerdir.[44] Bazıları da bunun sihirbazın durumundan farklı olduğunu, sihirbazın sihriyle öldürdüğünün sabit olduğunu, diğerinin ise böyle olmadığını, dolayısıyla aynı cezanın verilemeyeceğini belirtirler. Malikilerden, zarar verme yönüyle ikisi arasında fark olmadığı nakledilmiştir.[45]

Kurtubi, nazarı değen kimse zarara sebep olursa onu öder, ölüme sebep olursa, kısas veya diyet gerekir derken, İbn-i Hacer; Şafilerin kısasa hükmetmediklerini, böyle birinin zarar vermiş sayılmayacağını söyler. Nevevî er-Ravza’da, bu şahsa diyet de kefaret de gerekmez, çünkü hüküm, istikrar kazanmış genel durumlarla ilgilidir, bazı şahıslarda görülen, istikrar bulmamış, nadir hallere göre hüküm verilmez der.[46]

Kanaatimizce bu tür hükümler, nazarı çok etkili olduğu bilinen kimseler için söz konusu olabilir, bu kişiler yetkililerce uyarılır, bilinçsiz ise çareler, korunma yolları öğretilir, söylenenlere uymazsa bu çarelere başvurulabilir.

Bunun dışında gözü değeni tespit etmek çoğu zaman mümkün olmaz, ayrıca bu durum genellikle irade dışı gerçekleşir, dolayısıyla bir yaptırımdan söz etmek zordur. Konuyla ilgili halkı bilinçlendirmek doğru seçenek olmakla beraber, bu meseleyi halkın nazarında daima canlı tutmak, bir kısım insanlarda saplantı haline gelip, onların her olumsuzluğu nazarla irtibatlandıracaklarından sağlıklı bir yöntem olmasa gerektir. Kur’anda ve sünnette çok üzerinde durulmamasının, alimlerimizin bunu insanların nazarına çok vermemelerinin hikmeti de bu olabilir.

Kanaatimizce nazarın varlığının hikmeti; yaratılış gayemiz olan imtihanın bir parçası olması içindir. Rabbimiz bizden daima kendisini zikretmemizi, hatırımızdan bir an bile çıkarmamamızı istiyor. Bununla ilgili ayetlerden birinde şöyle buyruluyor: “ Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzere yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ( ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi Cehennem azabından koru.[47]

Nazarımızın başkasına zarar vermemesi ve kimsenin nazarından etkilenmememiz için, yani her yönüyle nazardan korunmamız için, dilimizi zikre alıştırarak, günlük hayatımızın her anını Allah’ı hatırda tutarak geçirmemiz gerekmektedir. Bu durum bizi sadece nazardan değil, maddi ve manevi tüm olumsuzluklardan koruduğu gibi, hayatımızın tamamını ibadet hükmüne geçirerek, ömür sermayemizi ahirete mâl etmemize sebep olabilir. En önemli hedefimiz olan “ öğrenerek olgunlaşmamıza” katkıda bulunur.

Mal mülk, güzellik gibi sahip olduğumuz nimetleri, gösteriş için ifşa ederek onlarla böbürlenip, onlara sahip olamayanları sıkıntıya sokmak, onların kıskançlık ve hasetlerini üzerimize çekmek yerine, nazar korkusuyla onları gizli tutup, sosyal rahatsızlıklara sebebiyet verecek durumları ortadan kaldırabiliriz.

İslam üç temel esas üzerine oturur; iman, ibadet, ahlak. Akıl sahibinin, bozulmamış, alışkanlıklar ve ülfet içinde kaybolmamış, selim aklı, inanmayı; inanmak, inancın gereğini(ibadeti); ibadet ise olgunlaşarak güzel ahlak sahibi olmayı gerekli kılar.

Ahlakın zirve noktası da, kişinin kendisi için istediğini, bütün Müslümanlar için isteyebilme noktasına ulaşmasıdır.

Nazar müminlerin bu ideale ulaşmalarına katkı sağlayabilir. Bu mertebeye ulaşanlarda, dünyadaki güzelliklere ulaşma, sahip olma duygusu, yerini ahiretin güzelliklerini kazanma duygusuna bırakacağından kıskançlık, haset gibi duygular olmaz ya da az olur. Dolayısıyla böyle kişiler nazarlarıyla başkasına zarar vermedikleri gibi, başkalarının nazarlarından etkilenmezler veya az etkilenirler.

Nazardan Korunma Yolları

Nazarın iki türlü etkisi vardır, öldürücü nazar ve öldürücü olmayan nazar. Öldürücü nazar, insanın, hayvanın ölümüne, binanın yıkılmasına, bitkilerin kurumasına sebep olur. Bunun tedavisi yoktur. Bu durumda olan kimseler azdır, bunların zararından korunmak, bunların konuyla ilgili bilinçlendirilmeleri ya da onlara görünmemekle mümkündür.

Öldürücü olmayan nazarın tedavisi ise, üç türlü olabilir;

a-) Olmadan önce, engellenmesi.

b-) Olduktan sonra hemen etki eden tedavi.

c-) Rukye (meşru dua) ve zikirlerle tedavi.[48]

1-) Olmadan Önce Nazarı Geri Çevirme İmkanı Vardır.

Bir kimse hoşuna giden bir şey gördüğünde bereketle dua etmesi gerekir. Ayette, “… Bahçene girdiğin zaman, maşallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır deseydin ya!”[49] buyrulmuş, Peygamberimiz (sav) kendimizde, malımızda veya başkasında hoşumuza giden bir şey gördüğümüzde, ‘maşallah, maşallah lê kuvvete illa billah, barekallah, allahümme bârik fihi, tebârekallâhü ehsenü’l hâlikîn’ gibi bereket ifade eden dualarla dua etmemizi istemiş, böyle yaparsak nazarımızın zarar vermeyeceğini bildirmiştir..[50]

2-) Olduktan Sonra Nazarın Tedavisi      

Bir hadiste şöyle bir olay anlatılır: Peygamberimizin de bulunduğu bir yolculukta (seferde) Sehl b.Huneyf banyo yapmak için üzerindeki cüppeyi çıkarmıştı. Âmir b. Rabia da ona bakıyordu, Sehl cildi düzgün, bembeyaz bir kimseydi. Âmir, hayatımda böylesini görmedim, hiç güneş görmeyen ciltler bile, bu günkü gördüğüm gibi değildir, dedi. Bunun üzerine Sehl rahatsızlanıp bayıldı. Rasülullah’a Sehl’in rahatsızlandığı haber verilerek, o başını kaldıramıyor, denildi. Bunun üzerine Rasülullah: Suçladığınız birisi var mı? dedi. Âmir b. Rabia var dediler. Allah Rasülü Amiri çağırıp ona kızdı ve” Sizden biriniz, karderşini neden nazarla öldürüyor? Ona maşallah deseydin ya! Haydi, şimdi onun için yıkan dedi. Âmir, yüzünü, ellerini, dirseklerini, dizlerini, ayak topuklarını ve böğrünü bir kap içerisinde yıkadı. Sonra bu su, Sehl’in üzerine döküldü ve O hemen iyileşti.[51]

3-) Rukye (Meşru Dua) ve Zikirlerle Tedavi  

Nazarı değen kimse bilinmiyorsa, nazardan etkilenen kimsenin zikir ve meşru dua ile Allah’a sığınması, şifa dilemesi gerekir. Bunu nazardan etkilenen kimsenin kendinin okuması mümkünse, kendi okumalı, değilse Kur’an’ı doğru okumayı bilen, ihlaslı bir kimsenin okuması gerekir.

Peygamberimiz (sav)’min kendilerinin okudukları, ya da bu durumda okunmasını tavsiye ettikleri, muteber hadis kitaplarında bize nakledilen dualar vardır. Bunlardan biri şu duadır,” Bismillêhi yübrîke, ve min külli dêin yeşfîke, ve min şerri hâsidin izê hasede, ve min şerri külli zî- aynin”[52]

“Allah’ın adıyla. Seni o kurusun, onun seni her türlü hastalığa, haset ettiği zaman hasetçinin şerrine ve her türlü nazarın şerrine karşı korumasını ve sana şifa vermesini dilerim.”

Bunun dışında, her türlü manevi rahatsızlıklarda, (muavvizât)  İhlas, Felak, Nâs surelerinin okunması, bunlar yanında, Fatiha, Ayetelkürsî, kalem suresinin, 51. ayeti ve çeşitli şifa ayetlerinin okunması tavsiye edilmektedir..

Bunları nazardan etkilenen kimsenin kendisinin okuması en uygun olandır. Bunlar okunup avucun içine üflenerek bütün vücut sıvazlanabilir, vücuda üflenebilir.

 Sonuç olarak, Nazar haktır ve tecrübelerle sabittir, oluş şekli ise, araştırılmayı bekleyen, ispatlanamamış çeşitli teorilerle izah edilmeye çalışılan apaçık bir hakikattir. Konuya açıkça delalet eden ayetlerin yanında, çoğu ahad haber seviyesinde olsa da beraber düşünüldüğünde manevi mütevatir derecesine ulaşan, sahih hadis kaynaklarında çok sayıda hadis mevcuttur.

                                             
[1] İsra, 17/85
[2] Tin, 95/4
[3] Neml, 27/18
[4] Maide, 5/32
[5] Âli İmran, 3/191
[6] Duhan, 44/29
[7] Mu’cemü’l Vesîd, Esabe Bi-aynihi
[8] Dia, 32/443-446
[9] Dia, 32/443-446
8 Telepati: Arada fizîkî bir vasıta olmaksızın, birbirinden uzakta bulunan iki kişinin haberleşmesidir.
[11] İbrahim Canan, Hadis Külliyatı, 11/369
[12] Şevkanî, Fethu’l Kadir, 3/49
[13] Âlusi, Ruhu’l Meani,7 /17-18
[14] Âlusi, Ruhu’l Meani, 7/17-18
[15] Dia, 32 /443-446
[16] Dia, 32 /443-446
[17] Münziri, Müslim Muhtasarı, 445
[18] İbni Kayyım el-Cevziyye,Zadü’l Meâd, 3/109
[19] Dia, 32 /443-446
[20] Dia, 32 /443-446
[21] İbrahim Canan, Hadis Külliyatı, 11/369
[22] Âlusi, Ruhu’l Meani, 7/17-18
[23] İbni Kayyım el-Cevziyye, Zadü’l Mead, 3/109
[24] İbni Kayyım el-Cevziyye, Zadü’l Mead, 3/108-109
[25] Âlusi, Ruhu’l meani, 7 /17-18
[26] Âlusi, Ruhu’l Meani,  7 /17-18
[27] Yusuf, 12/67
[28] Bakara, 2/102
[29] Kurtubi, el-Camiu li-Ahkamu’l Kur’an, 9/226
[30] Gökhan Hani, Nazar, 61-62
[31] Kurtubi, el Camiu li-Ahkamu’l Kur’an, 18 /254-256
[32] Gökhan Hani, Nazar, 16
[33] Maide, 5/67
[34] Yusuf,12/67
[35] Elmalılı,4/2890
[36] Razi, Tefsiru’l Kebir, 6/482
[37] Tirmizi, Tıp, 21, nr. 2065
[38] Münziri, Müslim Muhtasarı, 434 (Tirmizi bu hadis hasen sahihtir demiştir.)
[39] İbrahim canan, Hadis Külliyatı, 11/388
[40] Münziri, Müslim Muhtasarı ,430
[41] İbrahim Canan, Hadis Külliyatı,11/372
[42] Âlusi, Ruhu’l Meani, 7 /18
[43] Kurtubi, el-Camiu li-Ahkamu’l Kur’an,18/254-256
[44] İbrahim Canan, Hadis Külliyatı, 8/89
[45] Âlusi,Ruhu’l Meani, 7/18-19
[46] İbrahim Canan, Hadis Külliyatı, 11/373
[47] Âli İmran, 3/191
[48] Ebu’l Münzir Halil b. İbrahim Emin, trc. Tacettin Uzun, Cin, Büyü ve Nazardan Nasıl Korunmalıyız, 221
[49] Kehf,18/39
[50] İbrahim Canan, Hadis Külliyatı, 11/373
[51] İmam Malik, Muvatta,  2/338
[52] Münziri, Müslim Muhtasarı, 428
Devamını Oku

İslamda Müzik ve Eğlence Üzerine Bir Değerlendirme

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İslamda-muzik-sarkiİslam, gerek inanç ve ibadet esasları, gerekse hukuk ve ahlak ilkeleri itibariyle, fert ve toplum olarak insanın yaratılışına uygundur. İslam, insanın yapısına, fıtratına uygun bir din olduğu için, fıtrat gereği olan ihtiyaç ve arzularının karşılanmasına ve tatmin edilmesine önem vereceği açıktır. Bu itibarla, tıpkı insanın yeme- içme ve cinsel ilişki gibi maddi, bedensel ihtiyaç ve isteklerini karşılamasının mubah ve hatta bazı durumlarda vacip olması gibi, ruhi-manevi, bedii-estetik ihtiyaç ve arzularını karşılaması da aynı şekilde mubah olması gerekir. Ancak insanlar, iyi, güzel ve doğru olan her şeyi kendi ihtirasları için istismar etmiştir. Din, iktisat, ahlak, namus, siyaset ve sanat istismar edilen alanlardır. Herkes çok tesirli bir vasıta olan musikiyi kendi hesabına istismar etmiştir. Dinin, istismar edildiğini ileri sürerek lüzumsuz ve zararlı olduğunu iddia etmek ne kadar yanlış ise, istismar edilen ve kötü maksatlar için kullanılan musikinin bu özelliğinden ötürü lüzumsuz ve zararlı olduğunu ileri sürmek de o kadar yanlıştır.[1]

Musiki milletten millete göre değiştiği gibi, fertten derde göre de değişmektedir. Musikideki bu izafilik ve sübjektiflik, bu hususta verilen hükümlerin de izafi ve sübjektif olmasına ekseriya sebep olmaktadır.[2]

Musikinin toplumların kültür hayatlarında önemli bir yeri vardır. Her milletin kendine has bir müziği vardır. Genelde şölenlerde, düğünlerde musiki ve onun eşliğinde yapılan oyunların, ritmik hareketlerin önemli bir yeri olmuştur. Çölde, berrak semadaki yıldızlar altında yolculuk yapan kervancılar veya hayvanını otlatan çobanların, yaşadıkları tabiattan etkilenip, duygularını şiir ve nağmelerle dile getirmeleri, gayet tabidir. Bazen bu, ıssızlığın ve sessizliğin verdiği korkuyu gidermek için yapılır. Uzun yollar ancak uzun terennümlerle kolay kat edilir. Bunu, çölde bir adamın şarkı söylediğini duyan Hz. Ömer, “Şarkı yolcunun azıklarındandır.”[3] diyerek, güzel bir şekilde dile getirmiştir.[4]

Müzik, genel olarak insan sesi (Vokal) veya enstrümantal ses ve tonların bir araya getirilmesinden oluşan bir sanattır. Bir başka ifadeyle müzik, “ Sesleri kulağa hoş gelecek şekilde düzenlemektir.”[5]

Yunan dilinden Arapçaya geçen musiki kelimesinin yerini tutacak bir Arapça kelime yoktur.[6] Mesela Arapçadaki, “Gına” kelimesi yalnızca şarkı söylemeyi, “Semâ” kelimesi ise sadece dinlemeyi ifade eder. Bu itibarla, gerek ayetlerde gerekse sahih hadislerde doğrudan müziği belirtmek üzere kullanılmış bir ifadeye rastlanmadığını söylemek mümkündür. Bundan dolayı burada, genel olarak “gına-teganni” (şarkı) ve “melahi” ( çalgı aletleri) ile ilgili görüşlere yer verecek ve daha sonra kadın sesi de dahil genel bir değerlendirme yapacağız.

Gına, İslam alimleri tarafından sıkça tartışılan ve hakkında lehte ve aleyhte çok şey söylenen konular arasında yer alır. Gerek lehte gerekse aleyhte olan guruplar görüşlerini ayet ve hadislerle desteklemeye çalışmışlardır. İslam alimleri genel olarak müziği önce Kuranı Kerim ve Hadis-i Şerifler açısından ele almış sonra da bunun icra biçimi yanında faydaları ve zararları üzerinde de durarak yorumlar yapmışlardır. Bu yorum ve tutumları üç kısımda değerlendirmek mümkündür:

Müziği genel olarak haram sayanlar,

Müziği genel olarak mubah sayanlar,

Müziği genel olarak mekruh sayanlar,

I-MÜZİĞİ GENEL OLARAK HARAM SAYANLAR

Bazı alimler türü ve muhtevası ne olursa olsun müzik kavramına giren her türlü ses sanatını haram saymışlardır. Alimlerin bu sonuca varırken dayandıkları delillerden bazıları şunlardır:

Ayetler:

1-İnsanlardan öyleleri var ki, Allahın yolunu (ayetlerini) alay konusu yaparak halkı sinsice O’nun yolundan saptırmak için söz eğlencesini satın alır. Küçük düşürücü azap işte bunlar içindir. (Lokman 31/6)

Tirmizî’nin Ebu Ümâme el-Bâhilî’den naklettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Şarkıcı kadınların alım ve satımı, onlar üzerinden para kazanmak ve onların karşılığında alınan ücretler helal değildir. Allah Teâlâ’nın şu sözü onlar hakkında nazil olmuştur: “İnsanlardan öyleleri vardır ki…”[7]

Sahabeden İbni Mes’ud, İbni Abbas, Ebu Ümâme ve Cabir b. Abdullah; Tabiinden Mücahid, İbn Cüreyc, İkrime, Hasan-i Basrî ve Mekhûl burada geçen “lehve’l-hadîs”den maksadın şarkı olduğunu söylemişlerdir.[8]

İmam Kurtubi, müfessirlerin bu konudaki görüşlerini naklettikten sonra: “Bu konuda en doğru görüş, “Lehve’l-Hadis”ten maksadın şarkı olduğunu ifade eden görüştür. Peygamber (s.a.v.) ve ashab-ı kirâmdan nakledilen görüşler de bunu gerektirir” demektedir.[9]

İbn Arabî, “Lehve’l-Hadis”in yorumunda “şarkı ve çalgı aletleri”, “batıl olan herşey” ve “darbuka” şeklinde üç ayrı görüş olduğunu söyledikten sonra, en doğru görüşün “Lehve’l-Hadis”ten maksadın “batıl olan her şey” olduğunu savunan ikinci görüş olduğunu ifade etmiştir.[10]

2- Siz ağlayacak yerde, dudak bükerek ve istihza ile gülerek bu söze mi (Kurana mı) hayret ediyorsunuz. (en-Necm 53/59-61)

İbn-i Abbas’tan bu ayette geçen (Samidun) kelimesinin Himyerice’deki kök anlamının (Gına) olduğu nakledilmiştir. Dolayısıyla ayette “gına” kötülenmektedir. Ancak Gazzalî, bu bilgiden hareketle gınanın yasaklandığı sonucunun çıkarılamayacağını, aksi takdirde ayette geçen ve kınanan gülme fiilinin de yasak olması gerekeceğini, normalde gülme haram olmadığı halde, Kuranı hafife alarak gülme nasıl haram ise aynı şekilde Kuranı hafife alan veya ondan uzaklaştıran “gına” ve şiirin de haram olduğunu söyler.[11]

Hadisler:

  1. “Ümmetim içerisinde gayr-ı meşru ilişkiyi, ipeği, şarap ve meazifi helal sayan bir gurup olacaktır.” (Buhari, Eşribe, 6; Ebu Davud, Libas, 6)2- “Muhakkak ki ileride ümmetimden bazı kimseler içkinin ismini değiştirerek onu içeceklerdir. Başuçlarında çalgılar çalınacak, şarkıcı kadınlar şarkı söyleyeceklerdir. Allah onları yere batıracak ve maymunlar, domuzlar şekline çevirecektir.”[13]II- MÜZİĞİ GENEL OLARAK MUBAH SAYANLARAyetler:Yahya b. Kesir, Evza’î ve Veki’ ayette geçen (يحبرون) kelimesini “zevk ve şarkı” olarak tefsir etmişlerdir.[15]Hadisler:2- Aişe (r.a.)’den gelen diğer bir rivâyet de şöyledir: “O, bir kadını Ensardan birisi ile evlendirdiği zaman Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: “Ey Aişe! Düğününüzde eğlence yoktu. Halbuki Ensar eğlenceden hoşlanır”.[18]3- Hz. Aişe (r.a.)’den rivâyet edilmiştir: “Bizim yanımızda kız şarkı söylerken pey­gamber (s.a.s.) içeri girdi. Kız şarkı söylemeye devam etti. Sonra Ömer (r.a.) içeri girmek için izin istedi. Çocuk hemen sıçrayıp kalktı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) güldü. Ömer (r.a.): “Bu günahkâra neden güldün? Ya Rasulallah!” dedi ve ekledi: “O kızın dinlettiğini -ya da Peygamber (s.a.s.)’in din­lediklerini- dinlemeden buradan ayrılmayacağım”. Peygamber (s.a.s.) kıza em­retti, o da Ömer’e dinletti.Müziği genel olarak, her çeşit ve türü ile haram ya da mübah sayanların yanında bir de onu mekruh sayanlar vardır. Bu husustaki bazı tespitler özetle şöyledir:Hanefi mezhebi alimlerinden Zeylâî, Dâmâd, Haskefî ve İbn Âbidîn eserlerinde müziğin genel olarak mekruh olduğunu ifade eden görüşlere yer vermişlerdir. Bu hususla ilgili adı geçen eserlerde yer alan ifadeler şöyledir:2- Şarkının (التغني المجرد) her çeşidi mekruhtur.[21]4- Tasavvufçuların adına “vecd” ve “muhabbet” dedikleri şarkılar mekruhtur ve dinde hiçbir dayanağı yoktur. Bu çeşit şarkıların söylendiği yerlere gitmek ve oralarda oturmak asla caiz olmayıp haramdır.B-Maliki Mezhebi1- Mus’ab ez-Zübeyr’den rivayet edilmiştir: “Malik b. Enes’in meclisinde bulundum. Ebu Mus’ab ona müzikten (sem’â) sordu. O “bilmiyorum, bizim diyarın insanları onu kötü görmezler. Olduğu yerden kalkıp gitmezler. Müziği ancak, geri zekâlı cahiller veya katı tabiatlı Iraklı âbidler kötü görürler şeklinde cevap verdi”[24]3- Düğünler için def ve çalgı aletleri kiralamak mekruhtur. Düğünlerde def ve çalgı aletleri çalmanın caiz olmasına karşın, kiralamanın mekruh olması, muhtemel günahların önünü kesmek Sedd-i Zerî’a içindir. Çünkü düğünlerde buna cevaz verilirse insanlar diğer eğlencelerde de bunları kiralamaya başlarlar. İbn Rüşd diyor ki: Düğünlerde defin caiz olması, “olsa da olmasa da olur” manasında bir cevazdır. Bir görüşe göre “olmasa daha iyi olur” manasında bir cevazdır ki bu görüş İmam Malik’in Müdevvene’de ifade ettiği görüştür.C-Şâfiî MezhebiD-Hanbeli Mezhebi1- Ah­med b. Han­bel’in oğ­lu Ab­dul­lah, ba­ba­sı­na şarkı hakkındaki görüşünü sorduğunda O’nun: “Şarkı, insanları ikiyüzlü yapar. Be­nim ho­şu­ma git­mez” de­di­ği­ni nak­let­mek­te­dir.[27]3- Düğünlerde def çalmada bir sakınca yoktur. Davul çalmak mekruhtur. Ahmed b. Hanbel’in görüşü şöyledir: “Düğün gibi etkinliklerde def çalmada bir beis olmayacağını ümid ederim. Ancak davul’u hoş karşılamam.”[29]MÜZİK VE MÜZİK ALETLERİ KONUSUNDA MEZHEPLERİN GÖRÜŞLERİHanefi alimlerin müzik dinleme konusundaki görüşleri farklılık arzeder. Bir kısım alimler müzik dinlemeyi haram sayarken diğerleri ise mekruh olduğu yönünde görüş beyan etmişlerdir. Ayrıca Hanefi alimleri bu konuyu müstakil olarak ele almamış, genel olarak konuyu icare, şahitlik ve rehin konuları içerisinde ele almış ve hükme bağlamışlar ve sonuç olarak müzik aletlerinin rehin verilmesi veya kiralanmasına kesinlikle cevaz vermemişler ve müzikle içli dışlı olan kimsenin şahitliğinin de kabul edilmeyeceğini ifade etmişlerdir.[31]Kâsâniye göre, def gibi kötü sonuçlara sebep olmayan müzik aletlerinin kullanılmasında sakınca yoktur.[32]Mevsilîye göre ise vurmalı ve üflemeli çalgıları dinlemek haramdır. Mevsili bu hükme varırken Peygamber Efendimizin: “ Çalgı aletlerini dinlemek ma’siyet, bunun icra edildiği yerde bulunmak fısk, bundan hoşlanmak ise küfürdür.” mealindeki hadisini delil getirmektedir.Maliki alimlerin çoğunluğuna göre müzik dinlemek mekruhtur. Bunun yanında Malikilerden bazıları müzik dinlemenin haram bazıları da mubah olduğu hususunda görüş beyan etmişlerdir.Maliki alimlerinden Savi, Derdir’in bu görüşünü açıklarken şöyle diyor: Kadın şarkıcının söylediği şarkıyı dinlemenin haram olması için şu üç şarttan birisinin gerçekleşmesi gerekir:b- Şarkı çirkin sözler içeriyorsa,Bu üç maddenin dışındaki durumlarda ise kadının şarkı söylemesi mekruh, erkeğin söylemesi ise mekruh değildir. Düğünlerde ise bu üç maddeyi içermeyen müziğin söylenmesi ve dinlenmesi müstehaptır.[35]Müzik aletleri konusunda mezhepler arasında en toleranslı mezhebin Maliki mezhebi olduğu görülmektedir. Nitekim bazı maliki âlimler müzik aletlerinin tamamını caiz görmüşlerdir. Kurtubi’ye göre ise düğünlerde def ve davul çalınması mubahtır. Diğer çalgı aletlerini dinlemek ise haramdır.Şafiilerin çoğunluğuna göre müzik dinlemek mekruh olarak değerlendirildiği halde bir kısım Şafii alimler müziğin haram veya mubah olduğu yönünde görüş beyan etmişleridir. Gazzali ve Ebu Talib el-Mekki müziğin mubah olduğunu, Maverdi ve Remli mekruh olduğunu, İbn-i Hacer el-Heytemi ise haram olduğunu söyleyen alimlerdendir. İmam Gazzâlî’ye göre müzik ancak şu beş sebepten biri ile haram olabilir :2- Kullanılan müzik âleti, fâsık ve muhanneslerin kullandıkları aletlerden olması.4- Dinleyenlerin, şehevî duygularının kabarık olması ve genç olmaları. Çünkü özellikle aşk gibi konularda söylenen müzik onları zinaya sürükler.Müzik aletleri konusunda Şafii Mezhebi içerisinde birçok farklı görüş bulunmaktadır. Mezhebin genel görüşüne göre def ve davul gibi vurmalı çalgılar ve çobanların kullandığı kaval benzeri çalgılar belirli şartlar dahilinde kullanılması mubah olan çalgılardır. (Düğün ve sünnet cemiyetleri gibi) Ud vb. telli çalgılar ise Şafiilere göre ittifakla haramdır.1- İn­san­la­rı iç­ki vb. şey­le­re da­vet etmesi. Çün­kü o âlemler an­cak iç­kiy­le ta­mam olur­lar.3- Müzik kon­serlerinin verilmesi. Bu fâsıklara bir özenti olacağından he­lal ol­maz. Çün­kü bu on­la­rın âdetidir. “Ve kim de bir top­lu­ma ben­zer­se o top­lum­dan olur.”[39]Hanbelilerde de bu konuda ittifak yoktur. Haram olduğunu söyleyen alimlerin yanında (İbn-i Teymiyye ve İbn-i Kayyım el-Cevziyye gibi) mubah olduğunu (Ebu Bekir Abdülaziz gibi) ve mekruh olduğunu söyleyen alimler de vardır.Zahiri Mezhebi Ve İbn-i HazmTASAVVUF VE MUSİKİMusikî özellikle Mevlevi tekkelerinde özel bir ilgi görmüştür. Diğer dergâhlarda da zikir sırasında kullanılan musiki ve musiki aletleri, tasavvufu musiki ile adeta bütünleştirmiştir. Nakşibendîlerin dışında genellikle tarikatlar bu konuya sıcak bakmışlar, dergâhlarında pek çok musikişinas yetiştirmişlerdir.[42]İslamiyet kişiyi fitne ve fesada sürükleyen görüntü, davranış ve hallere karşı koruyucu tedbirler alır. Diğer yandan insana verilmiş olan özellik, kabiliyet ve farklılıklar bir başkasının vebal altına girmesine sebep olmamalı, yanlış duygulara kapılmasına meydan vermemeli, nefsini azdırmamalıdır. Yaratıcı tarafından kadına ihsan edilen sesi de bu çerçeve içinde düşünmek gerekir. Esas itibariyle hiç bir varlığın sesi mutlak olarak haram ve günah sınıfına sokulmaz. Başta Hanefi ve Şafii imamları olmak üzere mezhep sahibi müçtehid imamlarımızın kanaatleri de bu yöndedir. Fıkıh kitaplarında şu hükmü görüyoruz:”Cumhura göre kadının sesi avret değildir. Yani kadının sesi haram değildir. “Kadının sesi avret değildir Çünkü kadın alışveriş yapar, mahkemede şahitlikte bulunur. Bunun için sesini yükseltmek zorunda kalır.”[43]Ancak, diğer bütün mubah meselelerin mahiyet değiştirip mahzurlu hal almasında olduğu gibi, kadının sesi meselesinde de aynı durum söz konusudur. Kadının sesi mubah, masum ve masum olmasına karşılık hangi sebeplerden dolayı “avret” olur, yabancı erkeklerin dinlemesine “haram” olur. Ahzab Süresinin 32 ayet-i kerimesi bu husustaki ölçüyü Peygamber hanımlarının şahsında şöyle veriyor. “Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer halinize layık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla cazibeli bir şekilde konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin”.İbni Abidin: “Tercih edilen görüşe göre kadının sesi avret değildir Yalnız kadınların yüksek sesle konuşmalarını, seslerini uzatmalarını, yumuşatmalarını ve nağmeli bir şekilde okumalarını caiz görmüyoruz Çünkü bunlarda erkekleri kendine meylettirmek ve şehvetlerin tahrik etmek vardır.”Hayrettin Karaman: Peygamberimiz zamanında mescide ve başka yerlerde kadınlar, erkeklerin yanında konuşurlardı. O (sav) hicret ederken kadınlar ve çocuklar musiki eşliğinde karşılama yapmışlardır. Bayram günlerinde Hz. Peygamberin evinde ve onun yanında genç kızlar Hz. Aişeye sesli ve def eşliğinde müzik dinletmişlerdir. Kadının sesinin ve musikinin haram olduğuna dair sahih ve kesin bir delil yoktur. Kadın olsun erkek olsun, müzik icra ettiğinde bunu dinleyenler kendilerine bakmalıdırlar; Kötü, olumsuz bir etkilenme bulunmadıkça müzik dinlemelerinde bir sakınca yoktur. [45]Müzik ve şarkı, iki yönü de keskin kılıca benzer. İyiye kullanıldığında fayda, kötüye kullanıldığında zarar verir. Aslında konuyu bütünüyle göz önüne aldığımızda müziğe karşı çıkan âlimlerle müziği mubah gören âlimlerin görüşlerini uzlaştırmak mümkündür. Müziğe karşı çıkan âlimler, zarara sebebiyet veren, tehlike arz eden, cıvık ve rezilce eda edilen şarkılara karşı çıkmışlardır. Müziğe cevaz verenler ise şarkıların iyisine ve güzeline cevaz vermişlerdir. Buna göre ilgili ayet ve hadisleri, müziğin helal ya da haram olması yönünden aşağıdaki şartlar çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.2- Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmemesi.4- Dini değerlere aykırı konularda propaganda özelliği taşımaması.6- Müziğin ibadet gibi telakki edilmemesi.8- İnsanları nefsânî arzularına esir edecek bir şekil, muhteva ve seviyede olma­ması.Günümüz alimlerinden Yusuf el-Karadavi, Hayrettin Karaman, Vehbe Zuhayli gibi alimler de yukarıda zikredilen şartlar dahilinde müziğin ve müzik dinlemenin mubah olduğunu söylemektedirler.
  2. İnsanlar iyi, güzel ve doğru olan her şeyi kendi ihtirasları için istismar etmişlerdir. Din, iktisat, ahlak, namus, siyaset, ilim ve teknik gibi şeylerin muhteris ve ahlaksız kimseler tarafından kendi gayeleri için sömürüldüğü ve kötüye kullanıldığı sık sık görülür. Musiki için de durum böyledir. Herkes çok tesirli bir vasıta olan musikiyi kendi hesabına ve çıkarına göre istismar etmek istemiştir. Dinin istismar edildiğini ileri sürerek lüzumsuz ve zararlı olduğunu iddia etmek ne kadar yanlış ise, istismar edilen ve kötü maksatlar için kullanılan musikinin bu özelliğinden ötürü lüzumsuz ve zararlı olduğunu ileri sürmek de o kadar yanlıştır.
  3. 9- İnsanları dini ya da dünyevî faydalardan tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmemesi.
  4. 7- Kur’ân okuma ve dinleme zevk kültürünün önüne geçmemesi.
  5. 5- Söz veya icrasında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklanan husus­ların yer almaması.
  6. 3- Dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olmaması.
  7. 1- Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoymaması.
  8. Koyduğu prensipler ve gösterdiği hayat tarzı itibariyle, insanı her hareket ve davranışında Rabbine bir adım daha yaklaştırmayı hedef alan kamil din İslam, musikinin de aynı gayeye hizmet etmesini şart koşması tabiidir. İşte bunun içindir ki, arzu edilen musikiye, dini düşünce ve duyuşun birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesiyle meydana gelen ilahi bir ton hâkim olmalıdır.[46]
  9. SONUÇ
  10. Karadavi: Kadının, Kuran şeklinde de olsa coşkulu ve nağmeli olarak okumakta iken seslerini işitmek haramdır. Çünkü bunda fitneye sebep olma korkusu vardır.
  11. Elmalı bu ayetin tefsirini şöyle yapmaktadır: “Ey Peygamberin hanımları! Siz genel olarak kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz Sizde diğer kadınlarda bulunmayan nitelikler var. Peygamberlerin en hayırlısının hanımları ve bütün müminlerin anaları olmak niteliklerine sahipsiniz. Eğer sakınırsanız, bu özel niteliklerinizi korursanız yahut durumunuza uygun takva ile korunacaksanız. -bu şart bir mânâ ile yukarının, bir mânâ ile aşağının kaydı oluyor- Sözü yumuşak ve tatlı bir eda ile söylemeyin, bir söz söylendiği zaman sakın yılışık bir biçimde cevap vermeyin ve söylerken yayılarak, kırıtarak söylemeyin de kalbinde hastalık bulunan, kalbi çürük, kötülüğe yüz tutmuş kimseler kötü bir şey ümit etmesin. Ve uygun ve ciddi söz söyleyin; yani yapmacılıktan uzak, ağırbaşlılık ve ciddiyetle dosdoğru söyleyin veya sert olsa da makul ve meşru güzel söz söyleyin.”
  12. Kadın sesinin avret olmadığının gerekçesi İslamın ilk uygulamalı devri olan Saadet asrıdır. Peygamber Efendimiz (sav) sahabi hanımlarla konuşmuş, onların sorularına cevap vermiş, şikâyetlerini dinlemiş, ihtiyaç ve taleplerini karşılamıştır. Sahabiler gerek Peygamberimizin hanımlarına, gerekse diğer hanım sahabilere hadis ve benzeri durumlarda sorular sormuş, konuşmuş ve bazı konularda bilgiler almışlardır. Sahabe döneminde kadınlar, halifelere şikâyetlerini dile getirmiş ve dini konularda diğer sahabilere bilmediklerini sorup öğrenmişlerdir. Nitekim Hz. Ömer, hilafeti zamanında bir Cuma hutbesinde evliliklerin kolaylaştırılmasını ve mehrin azaltılmasını tavsiye edince cemaat arasında bulunan Kureyşli bir kadın ayağa kalkarak bir ayetle (Nisa, 4/20) cevap vermiş, halife onu haklı bularak sözünde ısrar etmemiştir.[44]
  13. KADIN SESİ
  14. Musikinin dindeki yerinin tartışıldığı ilk devir sûfileri, genellikle musikiye pek hoş bakmamışlardır. Fakat hicri III. Asırdan itibaren sûfiler sema ile ilgilenmeye ve onu mesleklerinin bir rüknü ve esası haline getirmeye yöneldiler. Musikinin dini his ve heyecanları uyarıp coşturan bir özelliğe, insanı Allaha yaklaştıran bir meziyete sahip olduğuna kanaat getirmeye başladılar. Şiblî, Haris Muhâsibî, Cüneyd ve Zunnûn gibi ilk mutasavvıflar semaı methetmişler, sema meclislerine devam etmişler ve onun ruhu yüceltici sihirli bir tesire sahip bulunduğunu açık bir dille beyan etmişlerdir. Serrac, el-Luma’ da; Ebu Bekr Kelâbazî, et-Ta’aruf’ta ; Kuşeyri, Risale’de; Gazali, İhya’da; Sühreverdî, Avarifü’l-maarif’te bu konuya yer vermiş ve uzun değerlendirmelerde bulunmuşlardır.[41]
  15. İbn-i Hazma göre müziğin ve müzik aletlerinin haram veya mekruh olduğuna dair nasslarda herhangi bir delil yoktur. Haram ve mekruh olduğuna delil olarak öne sürülen hadisler, senet ve metin açısından zayıf ve uydurmadır.[40]
  16. Hanbelilere göre telli ve üflemeli müzik aletleri haramdır. Vurmalı müzik aletlerine gelince, bu konuda farklı görüşler olmasına rağmen genel kanaat mubah olduğu yönündedir.
  17. Hanbeli Mezhebi
  18. 2- İç­ki­yi ve iç­ki âlemlerini ye­ni bı­ra­kan ki­şi­ler­de o âlemlere olan öz­lem­le­ri ha­tır­la­tıp can­lan­dı­rması.
  19. İmam Gazzâlî, çalgı aletlerinin haram olabilmesi için de şu şartları ileri sürmektedir:
  20. 5- Avam (halk) için müzik -bu şartlara aykırı olmadığı takdirde- genel olarak mubahtır. Ancak onlar da zamanlarının büyük bölümünü müzikle meşgul ederlerse bu onlar için de haram olur. Çünkü mubahlarla aşırı meşgul olmak küçük günahtır. Küçük günahlarda ısrar etmek, onu büyük günaha çevirir.[38]
  21. 3- Müziğin sözlerinde sakıncalı ifadelerin bulunması.
  22. 1- Kadın ve parlak erkeklerin müzik söylemesi. Çünkü bu zinaya sebep olabilir.
  23. Şafii Mezhebi
  24. Bu konuda İmam Malikten gelen rivayetler ise farklılık arz eder. İbn-i Receb el-Hanbeli’nin rivayet ettiğine göre İmam Malik müziğin haram olduğu görüşündedir. İmam Malik müziğin hem icrasını hem de dinlenmesini tasvip etmemiştir. Hatta satın alınan bir cariyenin şarkıcı olduğunun anlaşılması durumunda bunun iadeyi gerektiren bir ayıp sayılacağını belirtmiştir. Yine İmam Malik, kendisine sorulan: “Medine ehli ne tür gınaya ruhsat veriyor?” şeklindeki soruya, “ Bunu bizde fasıklar yapar” cevabını vermiştir.[36] Nevevi ise; “İmam Malikten müziğin mubah olduğuna dair rivayetler var olsa bile mezhebin genel kanaati müzik dinlemenin mekruh olduğu yönündedir” diyor.[37]
  25. c- Şarkı telli çalgı aletlerinden birisi ile icra ediliyor ise,
  26. a- Söz konusu şarkı şehveti tahrik ederse,
  27. Derdir’e göre, müzik dinlemek eğer haram olan bir fiil ile ilintili ise haram, haram olan bir fiil ile ilintili değil ise mekruhtur.[34]
  28. Maliki Mezhebi
  29. Serahsi ise, şarkı, ağıt yakma ve davul zurna gibi aletler konusunda icare akdi kurulamayacağını ve bunun masiyet olduğunu belirtmiş ve ilave olarak “isyana sevk eden şeylerde icare akdi batıldır” demiştir.[33]
  30. Hanefiler müzik aletlerinin hükmü konusunda en katı mezhep olarak kabul edilir. Hanefiler, telli çalgıların (ud gibi), üflemeli çalgıların (kaval gibi) ve vurmalı çalgıların (davul gibi) haram olduğunu kabul ederler ancak savaşlarda ve düğünlerde def ve davul çalmayı bu hükmün dışında tutmuşlardır.
  31. Hanefi Mezhebi
  32. İmam Gazali ise konuyu sonuçları açısından ele alarak müzik dinlemenin bazen haram, bazen mubah, bazen mekruh, bazen de müstehab olduğunu ifade etmektedir. İmam Gazzaliye göre: Dünya şehvetleri galib olanlar ve gençlerin çoğu için haramdır. Çünkü sema’ ancak onların gönüllerini istila eden şehvetlerini galeyana getirir. Sema’ı mahluk suretine tenzil etmeyerek, oyun ve eğlence yolu ile adet haline getirerek zamanlarının çoğunu sema’ ile geçirenler için mekruhtur. Yalnız güzel sesten zevk almak için dinleyene mubahtır. Allah sevgisi kendisine galebe çalıp iyi vasıflarını harekete geçirenler için de sema’ müstehabdır.[30]
  33. 2- Şarkı haram olmayıp, mekruhtur. Kâdî’nin görüşü bu yöndedir. Ahmed b. Hanbel’in “Şarkı insanı ikiyüzlü yapar. Be­nim ho­şu­ma git­mez” sözü de bunu ifade etmektedir.[28]
  34. Hanbelî mezhebi alimlerinden İbn Kudâme ile İbnü’l Cevzî’nin bu husustaki yorumları şöyledir:
  35. Şâfiî mezhebinde müziği daha çok icra şekli, muhteva ve sonuçlarına göre değerlendiren İmam Gazzâlî’nin müziğin mekruh olması ile ilgili yorumu şöyledir: “Zamanının çoğunu, eğlence maksadıyla müzik dinlemekle geçirmek mekruhtur.”[26]
  36. 4- Düğünlerde Zemmâre (klarnete benzeyen bir çeşit nefesli saz) ve Bûk (zurna) çalmak caizdir. Bu cevaz, “yapılmasa daha iyi olur” manasında bir cevazdır. Dolayısıyla mekruhtur. Bu aynı zamanda İmam Malik’in Müdevvene’deki görüşüdür.[25]
  37. 2- Düğün vb. meşru eğlencelerin dışında, çalgı âleti olsun olmasın, müzikle fazla meşgul olmak caiz değildir. Ara sıra dinlemek mekruhtur. Zaman zaman icrâ edilmesinin helal ya da haramlığı ise tartışmalıdır.
  38. Mâlikî kaynaklarında müziği genel olarak mekruh sayan görüşlerle ilgili şu yorumlara yer verilmiştir:
  39. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Kur’ân okunurken, cenazelerde, savaşlar ve vaazlarda sesin yükseltilmesini hoş karşılamazdı. Bu gün yapılan ve adına “vecd” ve “muhabbet” denilen şeylerin yapılması nasıl caiz olur.[23]
  40. 3- Lokman suresi 6. âyetinin gereği şarkının mübah olan şekilleri de mekruhdur.[22]
  41. 1- İmam Ebu Yusuf’a düğünlerin dışında, bir kadının, fasıklığı gerektirecek bir şey olmaksızın çocuğuna def çalmasının hükmü sorulduğunda onun, “onu kötü görmem, ancak aşırı oyuna (لعب الفاحش) sebep olan müziği hoş karşılamam” şeklinde cevap verdiği nakledilmektedir.[20]
  42. A-Hanefî Mezhebi
  43. III-MÜZİĞİ GENEL OLARAK MEKRUH SAYANLAR
  44. Hakim’den gelen bir rivâyette ise: “Çünkü Ensar eğlenceyi sever” şeklinde ifade edilmiştir.[19]
  45. 1- Hz. Aişe (r.a) dan şöyle rivayet edilir: “Bir gün Ebu Bekr (r.a.) yanıma geldi. Ensardan iki kız benim yanımda Buas günü ensarın söylediği mersiyeler­den söylüyorlardı. Fakat bunlar meslekleri şarkıcılık değildi. Ebu Bekr (r.a.) “Peygamber evinde şeytan düdükleri mi?” diye çıkıştı. O gün bayram günüydü. Peygamber (s.a.s.):”Ey Ebu Bekr! Her milletin bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bay­ramımızdır” buyurdu.[17]
  46. Benzer bir yaklaşım, Yasin suresi 55. ayette yer alan “ Doğrusu bu gün, cennetlikler eğlence ile meşguldürler.” mealindeki ayetin yorumunda sergilenmiştir. Ebu’l-Berekât en-Nesefî , bu ayet-i kerimenin yorumunda kıyamet günü müminlerin, meşgul olacakları nimetlerden birinin de müzik dinlemek olacağından söz etmiştir.[16]
  47. 1- “İman edip Salih amel işleyenler, bir mutluluk ve esenlik bahçesinde nimetlenir ve neşelenirler (يحبرون).” (Rum 30/15) Bu ayet-i kerimede müziğin bir cennet nimeti olduğu ifade edilmiş ve müminler buna özendirilmişlerdir. Dolayısıyla genel olarak müzik helaldir.
  48. Bazı alimler müziğin genel manada helal olacağı görüşünü ileri sürerek çeşitli deliller ileri sürmüşlerdir. Bu alimlerin başında Zahiriye mezhebi alimlerinden İbn-i Hazm ile İbn-i Tahir el-Kayserani gelmektedir. Bu hususta ileri sürülen delilleri ve yorumları şöyle özetleyebiliriz.
  49. 3- “Muhakkak ki Rabbim beni alemlere rahmet ve hidayet rehberi olarak gönderdi ve bana nefesli sazlarla gitar, ud gibi yaylı ve telli sazları bir de cahiliye döneminde tapılan putları imha etmemi emretti.”[14]
  50. Bazı alimler, hadiste geçen “meazif” kelimesini, bütün eğlence aletleri olarak açıklarken bazıları, melahi ile meazif arasında ayrım yaparak “melahi” yi el ile vurulan çalgı aletleri, “meazif” i de ağız ile (üflenerek çalınan çalgılar) olarak açıklamışlardır.[12]

[1] Uludağ, Süleyman, İslam Açısından Musiki ve Sema’, s:17, Uludağ Yayınları, 1992, İkinci Baskı,

[2] Uludağ, Süleyman, a.g.e., s.21

[3] Beyhakî, V, 68

[4] Bozkurt, Nebi, Hadiste Folklor-Eğlence, Marmara Ü. İlahiyat Fak. Yay., İstanbul, 1997, I.Basım, s.74

[5] Ahmet Muhtar, Musiki Tarihi, c.1, s.1, İst. 1928

[6] Kaplan, Zekai, Dini Musiki Dersleri, M.E.B, İst. 1991, s.12

[7] Tirmizî, Buy’u, 51; Beyhakî, Sünen, IV, 14; Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, Beyrut, s, 260.

[8] İbn Cevzi, Telbîsu iblîs, s., 231; Hâkim, Müstedrek (Kitabu’t-Tefsir), II, 202, 411; İbn Ebi’d-Dünyâ, Zemmü’l-     Melâhî, s., 73; Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s., 259-260.

[9] Ahkâmu’l-Kur’ân, XIV, 53

[10] Ahkâmu’l-Kur’ân, III, 1481-1482

[11] DİA Musiki maddesi; Gazzali, İhya, II, 282

[12] Daha geniş bilgi için bkz: Düzenli, Behlül, İslam Kültür Tarihinde Musiki, s.45-128

[13] İbn-i Mace, Fiten,22

[14] Müsned, Ahmed b. Hanbel, V/257, 268

[15] Taberî, Câmi’u’l-Beyân, X, 173; Ebu Hayyân, Bahru’l-Muhît, VIII, 380.

[16] Medârikü’t-Tenzîl, (Mecmûatü’n Mine’t-Tefâsîr içerisinde), ist., 1319, V, 214.

[17] Buhari, Menakıb, 15; İdeyn, 25; Müslim, Salatü’l-İdeyn, 1480

[18]Buhârî, Nikâh, 63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 269; Beğavî, Şerhu’s-Sünne, IX, 49.

[19] Hakim, Müstedrek, II, 200; Beyhaki, Sünen, VII, 288

[20] Aynî, Umde, V, 369.

[21] Zeylaî, Tebyîn, IV, 222; Dâmâd, Mecma’, II, 190; Haskefî, Dürrü’l-Muhtâr, IV, 592; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, IV, 592; V, 305.

[22] İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, V, 305.

[23] İbn Âbidîn, a.g.e., V, 306.

[24] İbn Tahir, Sem’â, s., 46

[25] Düzenli, Behlül, İslam Kültür Tarihinde Musiki, s.45-128

[26] Gazzâlî, İhyâ, VI, 199.

[27] İbn Kudâme, Muğnî, 1986, XII, 43; İbnü’l Cevzi, Telbîs, 228.

[28] İbn Kudâme, a.g.e., XII, 43.

[29] İbnü’l Cevzî, Telbîs, s., 213.

[30] Gazali, a.g.e,, II, s.751

[31] Kasani, Bedayi’u’s-Sanai’., VIII, s.3735; Mevsili, el-İhtiyar, II, s.60; Serahsi, el-Mebsut, XVI, s.38,132

[32] Kasani, a.g.e., IX, s.4030

[33] Serahsi, el-Mebsut, XVI, s.38

[34] Derdir, eş-Şerhu’s-Sagir, IV, s.744

[35] Derdir, a.g.e., IV, s.241

[36] İbn-i Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân, I, s.227

[37] Nevevi, Şerhu’n-Nevevi Ala Sahih-i Müslim, VI, s.182

[38] Gazzâlî, a.g.e., VI, 158-163, 199.

[39] Gazzâlî, a.g.e., VI, 143.

[40] Müzik ve müzik aletleri konusunda mezheplerin görüşleri ile ilgili daha geniş bilgi için bkz., El-Kudat, Ahmed Mustafa Ali, eş’Şeri’atü’l-İslamiyye ve’l-Fünûn, Beyrut 1988

[41] Yılmaz, H. Kamil, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, s.79, Ensar Neşriyat, İstanbul 2007, 10. Baskı

[42] Yılmaz, H.Kamil, a.g.e., s.80

[43] Sabuni, M. Ali, Tefsiru Ayati’l-Ahkam, II, 167

[44] İbn Sa’d, Tabakat, VIII, s. 58,81

[45] http://www.hayrettinkaraman.net/

[46] Yakutcan, Cuma- Ömür, Musa, İslamda Resim, Heykel ve Musiki, s.57, Nil Yayınları, 1991

Devamını Oku

Modernite Kavramının “İslam Kardeşliği” Tasavvuruna Etkisi

Modernite Kavramının “İslam Kardeşliği” Tasavvuruna Etkisi
1

BEĞENDİM

ABONE OL

islamİslâm, Allah Teâlâ’nın insanlık için seçmiş olduğu dinin ismidir. İnsanoğlu Allah’a kulluk için yaratılmıştır. Diğer bir ifade ile insanın dünyada varoluş sebebi Allah Teâlâ’ya kulluktur. “Ben, insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”[1] âyet-i kerîmesinde insanın dünyada varoluş sebebinin Allah Teâlâ’ya kulluk olduğu açıkça belirtilmiştir.

İnsanoğlunun dünya serüveninde ilk insan ve ilk peygamber Âdem (as)’dan son peygamber Muhammed (sav)’e kadar, çeşitli zaman dilimlerinde çeşitli bölge ve toplumlara peygamberler gönderilmiş, bu peygamberler aracılığı ile insanlara Allah’a yapacakları kulluğun programları beyan edilmiştir. Son peygamber olarak Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlık için, bütün zamanların peygamberi olarak Allah’ın dinini/İslâm’ı insanlığa tebliğ etmiş, gerek söz gerekse fiilî olarak insanların Allah Teâlâ’ya nasıl kulluk yapacaklarını beyan etmiştir. Allah Rasûlü (sav) efendimiz, yirmi üç yıllık zaman diliminde, cahiliyenin karanlıklarından bütün insanlığın ufuklarını aydınlatan nûr mesabesinde bir toplum ortaya çıkarmış, tarihte benzeri bir daha görülemeyecek bir inkılap meydana getirmiştir. Allah Rasûlü (sav) efendimizin yetiştirdiği nesil olan sahâbe-i kirâm hazretleri, câhiliye karanlığından çıkarak İslâm’ın nuruyla nurlanmış, daha sonra gelecek nesiller için bir yıldız mesabesine çıkmışlardır.[2]

İslâm, insanların hem aklını hem kalbini inşâ ederek, Allah Teâlâ’ya layıkıyla kulluk yapacak fertlerden müteşekkil bir toplum meydana getirmiş, bu toplum, hayatın her alanında “model” teşkil edecek uygulamalar ortaya koymuştur.

İslâm’ın, Müslüman toplumu inşâ ederken üzerinde önemle durduğu konulardan bir tanesi de “Müslümanların kardeşliği” meselesidir. İslâm, câhiliye toplumunun, renk, dil, ırk, aşiret, kabile gibi her türlü ayrıştırmalarına, ötekileştirmelerine mukabil, bütün insanlığın tek bir atadan geldiğini vurgulayarak[3] “hilkatte eşitlik”; “Allah katında üstünlüğün ancak takvâ ile olduğunu”[4] “Müslümanların ancak kardeş olduğunu”[5] vurgulayarak da “dinde kardeşlik” ilkesini esas almış, “sizden hiç kimse, kendisi için sevip istediğini kardeşi için de sevip istemedikçe mü’min olamaz”[6] ilkesiyle, kardeşliğin temel esaslarını ortaya koymuştur.

Allah ve Rasûlü’nün ortaya koymuş olduğu ilkelerle tasavvurları inşâ edilen sahâbe-i kirâm, kardeşliğin nasıl olması gerektiğini en güzel şekilde hayatlarında göstermişler, kıyamete kadar gelecek olan bütün insanlık için ölümsüz örnekler ortaya koymuşlar ve “Müslüman nasıl olmalı?” sorusunun “yaşayan cevapları” olarak Allah Teâlâ’nın övgüsüne ve rızasına nâil olmuşlar,[7] hidayet üzere olmanın ölçüsü kılınmışlar,[8] “model nesil” olmuşlardır.

Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret etmesiyle oluşturulan kardeşlik müssesesi,[9] Medine’ye hicret eden muhacirler için Ensâr’ın yapmış olduğu fedakârlıklar, savaş meydanında ölüm anında bile kardeşini kendi nefsine tercih etme şeklinde gösterilen fedakârlık örneği,[10] kendileri ihtiyaç halinde olsalar da başkalarını kendi nefislerine tercih edişleri[11] onları örnek bir nesil yapmış ve kıyamete kadar dillerde ve gönüllerde taht kurmalarını sağlamıştır. Hadis kitaplarının “Fedâilü’s-sahâbe” bölümlerini, İslâm tarihi ile ilgili ve sahâbe hayatı üzerine yazılan kitapları okuyanlar, sahâbenin kardeşlik adına göstermiş oldukları birçok fedakârlığı müşahede edebilirler.

İslâm’ın Kardeşlik Anlayışının Temel Esasları

Her şeyden önce bilinmesi gerekir ki, İslâm’ın kardeşlik anlayışı din esasına dayanır. İslâm, mensubu bulunan herkesin birbirinin kardeşi olduğunu belirtir.[12] Hangi ırka mensup olursa olsun, hangi dili konuşuyor olursa olsun, hangi coğrafi bölgede yaşıyor olursa olsun, “ben Müslümanım” diyen herkesin, “ben Müslümanım” diyen herkesi kardeş bilmesi, mensubu bulunduğu dinin kendisine yüklediği bir görevdir. “Mü’minler ancak kardeştir”[13] ilâhî beyanını, “Müslüman Müslümanın kardeşidir”[14] nebevî fermanını duyan hiçbir Müslümanın, Müslümanlara karşı kardeşlik duygusu taşımaması mümkün değildir. Hangi saikle olursa olsun, bir Müslümanın ırk, dil, renk gibi, seçimi insanın kendi elinde olmayan bir şeyden dolayı Müslüman olan bir kimseyi “ötekilemesi”, câhiliye davranışlarındandır ve bu şekilde davranan bir Müslümanın aklını ve kalbini “düzeltmesi” gerekmektedir.

İslâm kardeşliğinin görünür kılınmasının ve toplum hayatına yansımasının iki temel esası olduğunu düşünüyoruz. Muhabbet ve îsâr

Muhabbet, varlık âleminin esasını teşkil eder. Muhabbet bütün varlıkların âb-ı hayatıdır. Bu muhabbetten beslenen, ölümsüzlüğün kapısından girer ve çevresine de muhabbet nağmeleri söyler. Kur’ân ve Sünnet’e baktığımız zaman da, “Allah-kul” ilişkisinde de, “Rasûl-ümmet” ilişkisinde de muhabbetin merkezi bir yer işgal ettiğini görürüz. Birçok âyet-i celîlede Allah Teâlâ, sevdiği kullardan ve kendisini seven kullardan bahseder. “Mü’minler en çok Allah’ı sever”[15] Allah da (celle celâlühu), muhsinleri,[16] çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri,[17] muttakileri,[18] tevekkül edenleri,[19] adaletle hükmedenleri,[20] kendi yolunda savaşanları sever.[21] Allah Teâlâ, İman edip sâlih ameller işleyenler için bir sevgi yaratacağını haber verir.[22] Rasûlullah (sav) de, “bir kimsenin, kendisini, ana babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamayacağını”,[23] kendi nefsi hariç her şeyden daha çok Allah Rasûlü’nü sevdiğini söyleyen Hz. Ömer’e (radıyallahü anh), “kendi nefsinden de daha çok sevmedikçe iman etmiş olamayacağını”[24] haber vermiştir.

Ümmetin fertleri arasında da muhabbetin önemli bir yeri vardır. Müslümanlar arasındaki ilişkiler muhabbet esaslı olmalıdır. Her şeyden önce Müslümanlar birbirlerini sevmelidirler. Sevmelidirler ki, “iman esaslı” bir kardeşliğin “muhabbet esaslı” meyveleri devşirilebilsin. “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”[25] “Ey Allah’ın kulları kardeş olun”[26] “sizden hiç kimse, kendisi için sevip istediğini kardeşi için de sevip istemedikçe mü’min olamaz”[27] “İmanın tadını almak isteyen kimse, sevdiği kimseyi ancak Allah için sevsin”[28] gibi nebevî fermanlar, Müslümanlar arasında muhabbete dayalı bir kardeşliğin olması gerektiğini göstermektedir.

“Kendisinin ihtiyacı olduğu halde başkasını kendi nefsine tercih etmek” olarak tanımlanan ve kardeşliğin ve muhabbetin zirvesini teşkil eden îsâr ise, Medineli Müslümanlar/Ensâr özelinde Allah Teâlâ’nın övgüsüne mazhar olmuş bir davranıştır.[29]

Nübüvvetin on üçüncü yılında mal ve mülklerini Mekke’de bırakarak Medine’ye hicret eden Muhâcirler, her şeyden mahrum kalmışlardı. Muhâcirleri mahrumiyetten kurtarmak ve onları Ensâr ile kaynaştırmak için aralarında manevî kardeşlik tesis edildi. Hazreti Peygamber’in “ikişer ikişer kardeşleşiniz” emri üzerine, Muhâcirler Ensâr kardeşleri tarafından kucaklandılar. Böylece her şeyden mahrum olan Muhâcirler bir anda birçok şeye sahip oldular. Bu “muâhât/kardeşlik akdi” ile kan kardeşliğinden daha üstün bir kardeşlik kurulmuş oldu.[30]

Bu kardeşliğin tesisinden sonra Muhacirlere karşı gösterdiği fevkalade alâka ve ev sahipliğinden dolayı Ensâr, Rasûlullah (sav) tarafından övülmüştür.[31]

Ensâr ve Muhâcirler arasında yapılan kardeşlikle Ensar, Muhacir kardeşlerinin özellikle maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere arazilerinin ikiye bölünmesini, hatta eşlerinden birisini boşayarak muhacir kardeşine nikâhlamak üzere vermeyi teklif ettikleri bir vakıadır. Nitekim Abdurrahman b. Avf’ın Ensâr kardeşi malının yarısını ve hanımlarından birini ona vermek istediği zaman, Abdurrahman b. Avf, Ensâr kardeşine yük olmamak için bunları kabul etmemiş, kendisine çarşı ve pazar yolunu göstermesini istemiştir.[32]

Huzeyfe (radıyallahü anh)’ın anlattığı Yermûk savaşında yaşanan olay ise, akıllara durgunluk verecek kadar muhteşem bir kardeşlik/îsâr örneğidir. Hz. Huzeyfe şöyle anlatıyor: “Yermûk harbinde, yaralılar arasında kalan amcamın oğlunu aramak üzere savaş alanında geziyordum. Yanımda biraz su vardı. Hava da çok sıcaktı. Amcamın oğlunu buldum. Su isteyip istemediğini sordum. Başıyla isterim, dedi. Tam suyu içireceğim sırada öteden birisi, “Ah!.. suuu!” diye inledi. Amcazâdem gitmemi ve suyu ona içirmemi işaret etti. Gittim, baktım ki Âsım’ın oğlu Hişâm. Tam ona su vereceğim sırada başka birisi “Suuu!” diye inledi. Hişam da suyu içmedi ve beni ona gönderdi. Arayıp buldum, fakat kendisine suyu ulaştırıncaya kadar o şehit olmuştu. Hemen Hişâm’ın yanına koştum, o da şehit olmuştu. Bari suyu amcamın oğluna içireyim diye onun yanına gittim, fakat o da şehit olmuştu. Nihayet su elimde kaldı.”[33]

Modern zamanlara gelene kadar, Müslüman toplumlar, hayatın değişik alanlarında, kardeşlik prizmasından yansıyan değişik renk ve tonlarda çarpıcı kardeşlik örnekleri ortaya koymuşlardır.

Ecdadımız Osmanlıların yaptıkları imaret, kervansaray ve misafirhanelerde, gelen yolcuların önüne, onun kim olduğuna bakılmaksızın yemek konulur, bütün yolcular, buralarda üç gün kalabilirdi. Giderken de şayet ayakkabıları eskiyse yenisi verilirdi. Zenginler, hapishaneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı. Yine varlıklı mü’minler, bilhassa Ramazan ayında bakkalları gezip borç defterinden herhangi bir yaprağı açtırır, borcun sahibini bilmeksizin hesabı öder, tıpkı sadaka taşlarında olduğu gibi, veren alanı, alan vereni görmeden, sırf Allah rızası için muhteşem bir din kardeşliği yaşanırdı. İşte bu kardeşlik şuurunun bir mahsulü olarak Osmanlı’da vakıf müesseseleri toplumu bir şefkat ağı hâlinde örmüştür. Osmanlı döneminde -tespit edilebildiği kadarıyla- 26 bin küsur vakfın kurulmuş olması, ecdadımızın bu husustaki dinî gayretini ve faziletini göstermesi bakımından çok önemlidir. Bunlar içinde Bezm-i Âlem Valide Sultan’ın Şam’da kurduğu vakıf çok dikkat çekicidir. Vakfın hizmet sahası, hizmetkârların yanlışlıkla kırdıkları veya ziyan verdikleri eşyaları, onların haysiyetleri rencide edilmesin diye tazmin etmektir.[34]

Modern zamanlara kadar biz böyleydik. Modern zamanlara gelindiğinde ise Müslümanlara bir şeyler oldu. Bırakalım kardeşlik adına çarpıcı örnekler ortaya koymayı, Müslümanlar moderniteyle birlikte hızlı bir “dönüşüm” ve “başkalaşım” içine girmişler, kendi varlık değerlerini tahrip etmişlerdir.

Modern Zamanlar Ve Müslümanlar

Modernizmin/Modernitenin temelde dayandığı ana esas, din, fikir, sanat, edebiyat, siyaset, kültür, günlük yaşam, kısacası hayatın her alanında gelenek adına ne varsa artık zamanını doldurduğu ve bu yüzden bunların bir kenara bırakılıp yeni bir kültür/yaşam tarzı icat edilmesi gerektiğidir. Modernizm, gelenek adına ne varsa her şeyin sorgulanmasının gerekliliğini savunur.

Modernizim/Modernite insanlığın karşılaştığı en tehlikeli virüstür. Girdiği her alanı tekeline alır ve hızla dönüştürür. Girmedik alan bırakmak onun tabiatına aykırıdır. Dolayısıyla hayatın bir alanında modernitenin hakimiyetini kabul ederek o istikamette dönüşmeye rıza göstermek, diğer alanlarda da açık veya örtülü olarak aynı durumu kabul etmek ve tescillemek demektir.

Müslümanların bugün karşı karşıya bulunduğu en önemli problemin “modernizm/modernite” olduğu, tartışmaya gerek bırakmayacak kadar açıktır. Birey, toplum ve ümmet olarak muhatap olduğumuz herhangi bir problemi ele alıp, ciddi bir arka plan yoklaması yaptığımız zaman, temelinin moderniteye dayandığını görürüz.

Modernizm/Modernite, insanlık için virüslerin en tehlikelisidir. Zira modernite, dönüştürdüğü insanda “mutlaklık” hissi oluşturmaktadır. Diğer bir ifadeyle uzun insanlık tarihinin hiçbir döneminde insan, “beşer kaynaklı” değer yargılarını ve pratiklerini modern dönemde olduğu gibi mutlaklaştırmamıştır. Modern insan, “değer” adına, hatta “hakikat” adına ulaşılabilecek ne varsa, ona münhasıran kendisinin ulaştığı vehmini taşıyan yegâne insandır. Modernite de “mutlak hakikat”ın kendisi olduğu iddiasındadır ve kendi dışında hiçbir hakikat tanımamaktadır.

Modern insan, “amentüyü bilim yazacak” diyerek insan aklını hayatın merkezine koyan anlayışın hayata damgasını vurduğu dönemin insanıdır. O, kendi kaderini kendisi yazan, neye inanılması ve neyin inkâr edilmesi gerektiğini başkasından öğrenmeyi peşinen reddeden, gözüyle görüp eliyle dokunamadığını (yani kontrol edemediğini, hükmü altına alamadığını) yok saymayı kanun haline getiren bir varlık anlayışının ürünüdür. Bunun için modernitenin her görüntüsünün altında şu veya bu ölçüde bir tekebbür, istiğna ve benlik vardır.

Modernizm/Modernite, Batı’nın insanlığın başına bela ettiği bir felakettir. Ve bugün dünya, Batı’dan ibaretmiş gibi lanse edilmekte, batının anlam dünyasına uymayan hiçbir değer yok hükmünde sayılmaktadır. Dünyayı Batı’dan ibaret sayınca, öyle olduğunu söyleyenlerin telkinlerini sorgusuz sualsiz kabul edince, oradan gelen her şey “dünya”dan geldiği için “evrensel” olma özelliğini de kendiliğinden kazanmış oluyor. Orada üretilen ve tedavüle sokulan her kavram, kurum, değer yargısı, tarz, moda… vs. bir anda bütün dünyanın malı haline geliyor. Herkes (her kavim, millet ve coğrafya) ona aidiyetini deklare etmenin, onunla bütünleşmenin, onu benimseyip yaymanın “insanlığın gereği” olduğu inancıyla hareket ediyor. Modernizm işte böyle bir şey…[35]

Küreselleşme ise, Batılı insanın değer yargılarının, ekonomik, siyasî ve askerî üstünlüğünün tescil edilme sürecidir. Yani aslında “emperyalizm” daha da azmanlaşarak sömürmeye devam ediyor ve yaşadığımız süreç bunun bütün dünya sathına yaygınlaştırılması projeleriyle kendini gösteriyor.

Müslümanlar “modernite virüsü”ne yakalandıkları zamanlardan sonra büyük bir “dönüşüm” ve “başkalaşım” geçirmişlerdir. Artık tasavvurlarımız değişmiş, iyinin-kötünün, güzelin-çirkinin, doğrunun-yanlışın, faydalının-zararlının, kısacası akıl ve hayatımıza yön veren bütün kavramlarımızın anlamları da modernite ile birlikte büyük bir dönüşüme/başkalaşıma uğramıştır.

Modern zamanlarda Müslümanlar’ın müptela olduğu en önemli hastalıklardan birisi, meselelerini, kendilerine ait olmayan kavramlarla konuşmayı alışkanlık haline getirmiş olmalarıdır. Geçmişte anlaşılan, inanılan ve yaşanan İslam’dan hemen her şeyiyle farklı bir tasavvurdur bu. Oysa tasavvur, insan aklının kavram kaynağıdır, insan aklı insanın tasavvurundan beslenir. Aklımız, tasavvurumuzdaki kavramları kullanarak fikir/düşünce üretir ve aklımızın tasavvurumuzdaki kavramlardan ürettiği fikirler/düşünceler doğrultusunda hayatımıza yön veririz. Tasavvurâtı düzgün/sahih olmayan insanların tasdikâtı da istikameti de düzgün/sahih olmayacaktır. İşte bugün modern dünyada yaşayan Müslümanın en büyük handikabı “tasavvurât”ının tepe taklak olmasıdır.

Modernizm/Modernite, ma’rufu münker, münkeri ma’ruf olarak tanımlayan, yani değer yargılarını tepe taklak eden bir olgudur. Bunun gereği olarak modern insan da, gerçeğe “şaşı” bakmakla malüldür. Diğer bir ifade ile modern zihne sahip insan, hayata, eşyaya, hakikate “amuda kalkmış” vaziyette bakmaktadır. Rasûlullah (sav)’in “Öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda doğru olan yalanlanacak, yalancı olan tasdik edilecek, güvenilir olan hain, hain de güvenilir olarak kabul edilecektir”[36] şeklindeki beyanı, modern dönemlerdeki kavram kargaşasını, kavramların ters yüz oluşunu, tasavvurâtın tepe taklak oluşunu haber vermektedir.

Modern insanın dünyasında sadece sınırsız bir tüketim hırsı ve sınırsız bir nefsanî/şehevî özgürlük var. İnsanlar arası ilişkiler hayatı paylaşmak için değil, hayattan pay almak için yapılıyor. Modern insan, sınırsızca tüketen, tükettikçe mutlu olduğunu zanneden, başkalarıyla ilgilenmeyen ve başkalarını düşünmeyen bir egoist, sınır tanımayan nefsânî bir özgürlük peşinde koşan, âhiret yokmuş gibi yaşayan “tek dünyalı” bir insandır. Onun lügatında kardeşlik, diğergamlık, fedakârlık, paylaşmak, sorumluluk gibi değerler yoktur. Tam da modernitenin istediği “Homo economicus/Economic human” meydana getirilmiştir.

Bir Müslüman için ise din, varoluşun tek izahı, anlamı ve varlığın layıkı veçhile devamının tek geçerli zeminidir. Din Allah’a aittir ve insan ona teslim olduğu, öğretilerine gönülden bağlandığı ölçüde yücelir, değer kazanır ve kurtulur. Kelâmî görüşler bir yana, Müslüman, “aklen, kalben, kavlen ve fiilen” Allah ve Rasûlü’ne teslimiyet gösteren kişidir. Müslüman, hem iç dünyası hem de dış dünyasıyla Allah ve Rasûlü’nün koymuş olduğu ölçüler çerçevesinde hayatına yön verebilen, “tasavvurâtını” Kur’ân ve Sünnet’in koyduğu ölçülerle inşâ edebilen kişidir. İşte modernizmin/modernitenin en büyük düşmanı da böyle bir Müslümandır.

Modern Dünyada Kardeşlik Ya Da Yok Olan Değerlerimiz

Modernizmle beraber aklımız, kalbimiz ve istikametimiz alt üst oldu. Tarihimizdeki muhteşem yıldızlar söndü/söndürüldü de yolumuzu bulamaz olduk. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar savrulmalar yaşadık, dönüşümlere, başkalaşımlara uğradık. Modern zamanlarda “zihinsel travma” geçirdik, “varlık tasavvurumuz” ve “hayat algımız” tahribata uğradı, hayata, eşyaya, olaylara bakışımız değişti. Modern dünyanın değer yargılarını benimsemiş olmamız bir yana, kendi değerlerimizi modern değerlere feda ettik. Sevgi, dostluk, kardeşlik, diğergamlık, komşuluk, arkadaşlık, akrabalık, adalet, hakkaniyet…vs. bizi biz yapan değerlerimiz hayatımızdan uçtu gitti.

“Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar kazandıkları malın helâlden mi yoksa haramdan mı olduğunu umursamayacaklar,”[37] “Öyle bir zaman gelecek ki, dinar ve dirhemden başka hiçbir şey fayda vermeyecek,”[38] “Öyle bir zaman gelecek ki, insanların bütün gayretleri mideleri, şerefleri malları, kıbleleri kadınları, dinleri dinar ve dirhemleri olacak”[39] şeklindeki nebevî mesajlar, modern zamanların Müslümanları için ne anlam ifade etmektedir? “Müslümanların kardeşliği,[40] “kendi nefsimiz için sevip istediğimizi kardeşimiz için de sevip istemedikçe iman etmiş olamayacağımız,”[41] “kendimiz ihtiyaç içindeyken başkalarını kendi nefsimize tercih etmek,”[42] “Komşusu açken tok yatan mü’min değildir”[43] gibi değerler, modern insan için ne anlam ifade etmektedir?

Modern zamanlarda Müslümanlar, tam da Allah Rasûlü (sav)’in dikkat çektiği “dünyevileşme” handikabının içine düşmüşlerdir. “Kalbinize vehn atılacak.” Vehn nedir yâ Rasûlallah? “Dünyayı sevmeniz ve ölümden korkmanız.”[44] Modern zamanların Müslümanları, “âhiret yokmuş gibi” yaşıyorlar, dünyayı seviyorlar ve ölümden hoşlanmıyorlar. “Dünyayı seviyorsunuz, âhireti ihmal ediyorsunuz,”[45] “Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmal ediyorlar”[46] âyet-i celîlelerinde verilen mesajlar, modern Müslümanın hayatında nerede durmaktadır?

Modernizm, sacayakları mesabesinde olan pozitivizm, materyalizm, kapitalizm, sekülarizm gibi paradigmalarla bir ahtapot gibi dünyayı sarmıştır. Modernizmin insanı, kutsal olandan arındırılmış, bütün davranışları ve eşyaya bakışı dünyadan haz almaya yönelik, egoist, bencil, “tek dünyalı” ve “tek başına” bir insandır. Modern insan, “şehirler kalabalıklaştıkça insanlar yalnızlaşır” sözünün bire bir örneği olarak yüz binler içerisinde tek başına yaşayan insandır.

Modern insanın bütün ilişkileri nefsânî hazza yöneliktir. O, ibadetlerinde bile dünyevî haz peşindedir. O, midesini dinlendirmek, perhiz yapmak, fazla kilolarından kurtulmak için oruç tutar, vücuduna faydalı olduğu için spor olsun diye namaz kılar, reklamını yapmak için fakir fukaraya yardımda bulunur, farklı yerler görmüş olmak için turistik seyahat içerikli hac ve umre yapar, yaşadığı apartmandaki insanlardan habersizdir, onların kim olduklarını ne halde bulunduklarını bile bilmez ama dünyayla ilgilenirmiş gibi görünür. Modern insan, her şeye sahip olmanın ve sahip olduklarını sınırsızca tüketmenin peşindedir. Modern insan madde karşısında nesneleşmiştir, maddeye hakim olduğunu, maddeye yön verdiğini düşünür ama kendisi tamamen maddenin tahakkümü altındadır.

Modernizmin/Modernitenin ürünü olan bir insanın, İslâm’ın kardeşlik hükümlerini ve başta sahâbe-i kirâm olmak üzere kardeşlik adına ortaya konan muhteşem güzellikleri anlaması, anlamlandırması ve pratize etmesi de mümkün görünmemektedir. Çünkü modernizmin ve modern insanın hayatında, kardeşliğin temel esasları olan muhabbet, îsâr ve fedakârlıklara asla yer yoktur, zira “modern zihin” bunları anlayabilecek/idrak edebilecek kapasitede değildir.

Modernizmin sınırsız nefsânî/hevâî özgürlük anlayışı karşısında, Allah Rasûlü (sav)’in, “Hevasını benim getirdiğim ölçülere uydurmayan iman etmiş olamaz”[47] fermanını ölçü edinmek, bir Müslümanın başta gelen görevleri arasında olmalıdır. Müslüman, hayatını, modernitenin yönlendirdiği doğrultuda nefsâni arzulara göre değil, Allah ve Rasûlü’nün koymuş olduğu ölçülere göre düzenlemek durumundadır.

Müslümanlar, Rabblerinden indirilenin hak olduğunda[48] ve kendilerinin hak üzere bulunduğunda asla tereddüt ve şüphe etmeksizin,[49] “ben hakikatim” şuuruyla, gerek kişisel gerek kurumsal olarak, modern zamanlarda kardeşliğin, muhabbetin, fedakârlığın muhteşem örneklerini yeniden ortaya koymalıdır. Modern zamanlarda savrulan, başkalaşan, kendisine yabancılaşarak çıkmaza düşen insanlık için yegâne çıkış yolunun “insanın özüne/kendisine dönüş”te olduğunu pratize ederek göstermelidir.

Bugün insanlığın gören göze, tutan ele, yürüyen ayağa ihtiyacı vardır. Müslümanlar, “insanlık için çıkartılmış ümmet olmanın”[50] ve “insanlığın şahitleri kılındıklarının”[51] şuuruyla, yeniden insanlığın gören gözleri, tutan elleri, yürüyen ayakları olmak durumundadırlar. İnsanlık yeniden, muhabbetin ne olduğunun, kendisinin ihtiyacı olsa bile başkalarını kendi nefsine tercih etmenin ne demek olduğunun, kişinin komşusu açken kendisinin uyuyamamasının nasıl bir şey olduğunun canlı örneklerini yeniden görmelidir. İnsanlık yeniden kardeşlik prizmasından yansıyan çeşitli renk ve tonlarda muhabbet, îsâr, fedakârlık örneklerine şahit olmalıdır. Bunu yapabilecek olanlar da, sadece ve sadece “hakikatin bilgisine” sahip olan Müslümanlardır. Zira tarihte bunu başarabilen ancak Müslümanlar olmuştur.

BİBLİYOGRAFYA

Abd b. Humeyd, Ebû Muhammed Abd b. Humeyd b. Nesr el-Kissî (249/863), el-Müntehab min Müsnedi Abd b. Humeyd 1-2, Thk: Ebu Abdullah Mustafa b. el-Adevî, Riyad 1423/2002.

Ahmed, Ebû Abdullah Ahmed b. Hanbel eş-Şeybanî (241/855), Müsned 1-6, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992.

Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail el-Buhârî (256/870), el-Camiu’s-Sahih, Beyrut/Dimeşk 1423/2002.

Darimî, Ebu Muhammed Abdullah b. Abdurrahman b. Fadl ed-Dârimî (255/869), es-Sünen 1-4, Thk: Hüseyin Selim Esed ed-Daranî, Riyad 1421/2000.

ed-Deylemî, Ebû Şücâ’ Şeyrûye b. Şehredâr b. Şeyrûye ed-Deylemî (509/1115), el-Firdevs bi me’sûri’l-hitâb 1-5, Thk: Saîd b. Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1406/1986.

Ebu Davud, Süleyman b. Eş’as es-Sicistanî (275/889), es-Sünen 1-5, Thk: Muhammed Avvâme, Beyrut 1419/1998.

el-Hâkim, Muhammed b. Abdullah Ebû Abdullah el-Hâkim en-Nisâburî, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn 1-4, Thk: Mustafa Abdülkadir Ata, Beyrut 1411/1990.

Hakîm et-Tirmizî, Muhammed b. Ali b. Hasen Ebû Abdullah el-Hakîm et-Tirmizî (360/970), Nevâdiru’l-usûl fî ehâdisi’r-Rasûl 1-4, Thk: Abdurrahman Umeyra, Beyrut 1992.

Heysemî, Nureddin Ali b. Ebî Bekir el-Heysemî (807/1405), Mecmeu’z Zevâid ve Menbeu’l Fevâid 1-10, Thk: Abdullah Muhammed ed-Dervîş, Beyrut 1414/1994.

İbn Hacer, Ebü’l-Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed b. Hacer el-Askalânî (852/1449), et-Telhîsu’l-Habîr fî tahrîci ehâdîsi’r-Râfiî el-Kebîr 1-4, Beyrut 1419/1999.

İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed et-Temîmî (354/965), Sahihu İbn Hibbân bi Tertib-i İbn Belebân 1-18, Thk: Şuayb el-Arnaût, Beyrut 1414/1993.

İbn Mace, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid el-Kaznevî (275/889), Sünen, Mektebetü’l Mearif, Riyad, ts.

Kudâî, Ebû Abdullah Muhammed b. Selâme b. Cafer el-Kudâî (454/1062), Müsnedü’ş-şihâb 1-2, Beyrut1407/1986.

Müslim, Müslim b. Haccac el-Kuşeyrî en-Nisaburî (261/875), es-Sahih 1-2, Riyad, 1427/2006.

Nesâî, Ebu Abdurrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali (303/915), es-Sünen, Mektebetü’l-meârif, Riyad, ts.

et-Taberânî, Ebü’l Kâsım Süleyman b. Ahmed et-Taberânî (360/970), el-Mu’cemü’l-Kebîr 1-25, Thk: Hamdi Abdülmecid es-Selefî, Mektebetü İbn Teymiye, Kahire, ts.

……………,el-Mu’cemü’l-evsat 1-10, Thk: Tarık b. Ivadullah b. Muhammed-Abdülmuhsin b. İbrahim el-Hüseynî, Kahire 1415/1995.

et-Tahâvî, Ebû Cafer Ahmed b. Muhammed b. Selâme b. Abdülmelik b. Seleme el-Ezdî (321/933), Şerhu meâni’l-âsâr 1-5, Thk: Muhammed Zehrî en-Neccâr-Muhammed Seyyid Câdü’l-Hak, Beyrut 1414/1994.

Tirmizî, Muhammed b. İsa et-Tirmizî (279/892) 1-5, es-Sünen, Thk: Ahmed Muhammed Şakir, Beyrut, ts.

el-Ukberî, Ebû Abdullah Ubeydullah b. Muhammed b. Betta b. Hamdân el-Ukberî (387/997), el-İbâne an şerîati’l-firkati’n-nâciye ve mücânebetü’l-firakı’l-mezmûme (el-İbânetü’l-Kübrâ) 1-9, Thk: Rıza Mu’tî, Osman el-Esyûbî ve diğerleri, Riyad 1415-1426/1994-2005.

[1] Zâriyât 51/56.

[2] «أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ بِأَيِّهِمْ اقْتَدَيْتُمْ اهْتَدَيْتُمْ» “Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.” Abd b. Humyed, Müsned, H: 783; Kudâî, Müsnedü’ş-şihâb, H: 1346. Değerlendirme için bakınız: İbn Mülakkın, el-Bedru’l-münîr, IX, 584;  İbn Hacer, et-Telhûsu’l-Habîr, IV, 462.

[3] Tirmizî, “Tefsîr” 49; Ahmed, Müsned, V, 411; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, III, 586.

[4] Hucurât 49/13.

[5] Hucurât 49/10.

[6] Buhârî, “İman” 6; Müslim, “İman” 71; Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyame” 59; Nesâî, “İman” 19, 33; İbn Mâce, “Mukaddime” 9; Dârimî, “Rikâk” 29; Ahmed, Müsned, III, 176, 206, 251 , 272, 278, 289; İbn Hibbân, es-Sahih, I, 470.

[7] “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.” Enfal 8/74.

“Fakat Peygamber ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir.” Tevbe 9/88.

“(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” Tevbe 9/100.

“Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir gurubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir.” Tevbe 9/117.

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vâdetmiştir.” Fetih 48/29.

“Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vâdetmiştir. Allah’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” Hadid 57/10.

“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Haşr 59/9.

[8] “Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar,” Bakara 2/137.

[9] Buhârî, “Fedâilü’s-sahâbe” 33, 34, 35; Müslim, “Fedâilü’s-sahâbe” 204, 205.

[10] İleriki sayfalarda kaydettiğimiz Hz. Huzeyfe (radıyallahü anh)’ın Yermûk harbiyle ilgili olarak anlattığı olay gerçekten muhteşemdir. Hâkim, el-Müstedrek, III, 270.

[11] Ebu Hüreyre’den gelen bir rivâyete göre, bir gün Hz. Peygamber’in huzuruna bir adam geldi ve açlıktan takatinin kesildiğini söyledi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), hanımlarına bu adama bir şeyler vermeleri için haber gönderdi. Hanımları evlerinde sudan başka bir yiyecek bulunmadığını söyleyince Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): “Bu gece bu adamı kim misafir edecek?” dedi.

Bunun üzerine Ensâr’dan biri: “Ya Rasûlallah, ben misafir ederim” dedi. Onu evine götürdü. Evde hanımına yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sordu. Karısı da yalnız çocukların yiyeceği kadar bir şey bulunduğunu söyledi. O da: “Öyleyse onları bir şeyle avut, sofraya gelmek isterlerse uyut. Misafirimiz eve gelince lambayı söndür, ona kendimizi de yiyormuş gibi gösterelim,” dedi. Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu. Kendileri karanlıkta yiyormuş gibi davrandılar ve aç yattılar. Sabah olunca ev sahibi Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına gitti. Rasûlullah, ona: “Bu gece misafirinize karşı yaptığınız davranıştan Allah razı oldu” buyurdu. Buhârî, “Fedâilü’s-sahâbe” 40; Müslim, “Eşribe” 172; İbn Hibbân, es-Sahih, XII, 95.

[12] Hucurat 49/13.

[13] Hucurât 49/10.

[14] Buhârî, “Mezâlim” 4, “İkrâh” 7; Müslim, “Birr” 32, 58; Ebû Davud, “Edeb” 46; Tirmizî, “Hudûd” 3, “Birr” 18; İbn Mâce, “Keffârât” 14.

[15] Bakara 2/165.

[16] Bakara 2/195; Mâide 5/13.

[17] Bakara 2/222.

[18] Âl-i İmrân 3/76; Tevbe 9/4, 7.

[19] Âl-i İmrân 3/159.

[20] Mâide 5/42; Hucurât 49/9; Mümtehine 60/8.

[21] Saff 61/4.

[22] Meryem 19/96.

[23] Buhârî, “İman” 7, ; Müslim, “İman” 69; Nesâî, “İman” 19; İbn Mâce, “Mukaddime” 9; Dârimî, “Rikâk” 29; Ahmed, Müsned, III. 177, 207, 275, 278; İbn Hibbân, es-Sahih, I, 405.

[24] Buhârî, “İman” 2; Ahmed, Müsned, IV, 336, V, 293.

[25] Müslim, “İman” 93; Ebû Davud, “Edeb” 142; Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyâme” 56, “İsti’zân” 1; İbn Mâce, “Mukaddime” 9; Ahmed, Müsned, I, 164, 167, II, 391, 442, 477, 495, 512; İbn Hibbân, es-Sahih, I, 171.

[26] Buhârî, “Nikâh” 46; Müslim, “Birr” 30; İbn Mâce, “Et’ıme” 1; Ahmed, Müsned, I, 3, 7, II, 156, 480.

[27] Buhârî, “İman” 6; Müslim, “İman” 71; Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyame” 59; Nesâî, “İman” 19, 33; İbn Mâce, “Mukaddime” 9; Dârimî, “Rikâk” 29; Ahmed, Müsned, III, 176, 206, 251 , 272, 278, 289; İbn Hibbân, es-Sahih, I, 470.

[28] Ahmed, Müsned, II, 298, 520; Hâkim, el-Müstedrek, I, 44, IV, 186.

[29] “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Haşr 59/9.

[30] Buhârî, “Fedâilü’s-sahâbe” 33, 34, 35; Müslim, “Fedâilü’s-sahâbe” 204, 205.

[31] İbn Mâce, “Mukaddime” 11.

[32] Buhârî, “Nikâh” 68.

[33] Hâkim, el-Müstedrek, III, 270.

[34] http://www.osmannuritopbas.com/altinoluk-dergisi/hak-dostlarinin-ornek-ahlakindan-10.html

[35] http://ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=918

[36] et-Tahâvî, Şerhu-meâni’l-âsâr, IV, 151; et-Taberânî, el-Kebîr, XXIII, 314; el-Evsat, VIII, 282; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, VII, 556.

[37] Buhârî, “Büyû’” 7, 16; Nesâî, “Büyû’” 2 ;

[38] Ahmed, Müsned, IV, 133; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, IV, 110.

[39] Deylemî, el-Firdevs, V, 444.

[40] Hucurât 49/13.

[41] Buhârî, “İman” 6; Müslim, “İman” 71; Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyame” 59; Nesâî, “İman” 19, 33; İbn Mâce, “Mukaddime” 9; Dârimî, “Rikâk” 29; Ahmed, Müsned, III, 176, 206, 251 , 272, 278, 289; İbn Hibbân, es-Sahih, I, 470.

[42] Haşr 59/9.

[43] Taberânî, el-Kebîr, I, 259, XII, 154; Abd b. Humeyd, Müsned, I, 231; Hâkim, el-Müstedrek, II, 15; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, VIII, 305, 306.

[44] Ebû Davud, “Melâhim” 5; Ahmed, Müsned, II, 359, V, 278; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, VII, 563;

[45] Kıyâme 75/20.

[46] İnsan 76/27.

[47] Deylemî, el-Firdevs, V, 153; Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl, IV, 164; el-Ukberî, el-İbânetü’l-Kübrâ, I, 387.

[48] “Hak olan Rabbinden gelendir. Sakın şüpheye düşenlerden olma.” Bakara 2/147; Âl-i İmrân 3/60.

[49] “Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki, sen apaçık hak üzeresin.” Neml 27/79; “Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Muhakkik ki, dosdoğru yol üzeresin.” Zuhruf 43/43.

[50] “Siz, insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” Âl-i İmrân 3/110.

[51] “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız için sizi vasat bir millet kıldık.” Bakara 2/143.

Devamını Oku