DOLAR 12,99220.22%
EURO 14,58390%
ALTIN 737,48-0,09
BITCOIN 73984215,23%
Ankara

HAFİF YAĞMUR

06:21

İMSAK'A KALAN SÜRE

Sıddıka Rahime

Sıddıka Rahime

18 Ekim 2021 Pazartesi

Göçmen Kuşları Yolculayalım

Göçmen Kuşları Yolculayalım
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sonbahar, göç mevsimidir. İlkbaharda, akın akın yavrulamaya gelen kuşlar, sonbaharda yavrularını önlerine katıp sıcak yerlere giderler. Uçabilecek olgunluğa erişmiş genç kuşların, dünya ile tanışma mevsimidir sonbahar.

Koca cüsseli kuşlar gibi, minik cüsseli kuşlar da göçer.

Göç, doğanın kendisini nasıl koordine ettiğini gösterir insanlara. Ekip ruhu, dayanıklılık, anı yaşamaktır. Yaradılışa tabi olup, anı yaşamaktır. Bir kuş gibi aç uyanıp, yemek arayıp bulup, yıllardır oluşan döngüye uymaktır.

Kuşların adaptasyonu, insana ilham verebilecek bir adaptasyondur. Kuşların yaşamayacağı yer yok gibidir. Camiler ile özdeşleşen güvercinin, beton köprülerde yuva kurması buna en güzel örnektir. Güvercinler içinde, göçmen olanı da vardır ve adı gök güvercinidir.

En küçük göçmen kuş, sinek kuşudur. Sadece üç buçuk gram olan sinek kuşu, saatte kırk sekiz kilometre hızla uçabilir. Dokuz yüz altmış beş kilometre uzağa kadar, göç edebilir.

Şu sıralar, tepemizde ahenk içinde uçan kuş sürülerini görebileceğimiz zamanlar.

El kadar olan, kuyruğu ile ayırt edilen kırlangıçlar da, göçmen kuşlardandır. Havada uçarken beslenirler. Uçan böcekleri yerler. Yaz akşam üstleri, camilerde, ezan vaktinde coşan kırlangıçların yuvasına görmeyen yoktur. Yaşamlarını bizler ile aynı hizada kurarlar. Ağzı açık, yemek bekleyen kırlangıç yavruları camilerin, alçak binaların çatı kenarlarından ses eder annelerine.

Göç kelimesini çağrıştıran, göç kelimesine simge olmuş leylekleri en sona bıraktım. Her baharda gelen hacı leylekleri.

Her ilkbaharda, Bursa’da Ulubat Gölü’nde, Adem Amca’nın kayığına konan, adını bir köye veren Yaren Leylek ve diğer leylekler…

Göçmen kuşlar, her insanın tanıklık edeceği birer mucizedir.

Her ilkbaharda yavrulamak için kuzeye gelip, her sonbaharda kışı geçirmek için güneye gitmek. Doğanın kendini kurtaran döngüsü ve bu döngünün, insanların gözüne gönlüne keyif verecek ihtişamı. Bakınca fark edilebilen, görülünce tadına varılabilen bir şölen.

Havalar daha da soğumadan, bakabildiğimiz kadar gökyüzüne bakalım. Muhakkak bir kuş sürüsüne denk geliriz, sabırla bakalım. Göğe bakarak, binlerce kilometre uzağa gidecek olan kuşları yolculayalım. Onları yolcularken, İmam Gazali’nin önemsediği, on faydadan da nasipleniriz belki.

İmam Gazali’nin bahsettiği, göğe bakmanın on faydasını yazmak isterim. Göçmen kuşlar vesile olsun bize.

Göğe bakmak; vesveseleri azaltır, hüzün ve kederi azaltır, korku ve vehmi giderir, Allah’ı hatırlatır, kalpte Allah’ın büyüklüğünü yayar, kötü düşünceleri giderir, karamsarlık hastalığına iyi gelir, aşıkları teselli eder, sevenleri birbirine alıştırıp yakınlaştırır ve duaların kıblesidir.

Bir de Cahit Zarifoğlu’nun “Gökyüzüne bakmayanların, kalbi daha çabuk kirlenir.” sözünü eklemek isterim.

Gökyüzü ağlamalara da iyi gelir. Gökyüzüne yönelen gözlerden, yaşlar düşemez. Gözyaşları, önce insanın içine akar, sonra daha da akamaz. İnsanın hüznü kendi içine akar ve aka aka biter. Göçmen kuşları, hayatımızdan göçmesi gerekenlerin adına da uğurlayalım. Bakarsın göçerler de geri dönemezler, geri dönerler de bizi bulamazlar.

Her gidiş bir sondur, bazen bir anın sonudur, bazen her şeyin sonudur.

Gidişlerimiz göçmen kuşlar gibi sıcak yerlere varsın. Gönüllerimiz göçmen kuşlar gibi kanat açsın, umutlarımıza varsın. Benliğimiz göçmen kuşlar gibi olsun, hiç yılmasın yaşama adapte olmaktan.

Bu yazımı göçmen kuşlara adamak istedim. Bir başka yazımda da göçmek istemeyen kuşları yazarım. Onların gözünden bakarım sokaklara. O zamana kadar göçmen kuşları yolculayalım mı?

( Görsel Alper Tüydes’ten, göçmen kuşun ismi, kıyı çamurçulluğu)

Devamını Oku

Ev sahibi misafiri istemezmiş, misafir sonraki gelen misafiri

Ev sahibi misafiri istemezmiş, misafir sonraki gelen misafiri
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir göçmen ile konuştum. Yedi buçuk yıldır Türkiye’de yaşıyor. Irak Türkmen’i olan bir göçmen.

36 yaşında, evli ve 3 çocuğu var. En küçüğü yeni doğmuş. Irak’tan evli gelmiş. Babası ekmek işi yapıyor, kendisi döşeme işi yapıyor.

Saddam zamanında, Irak’ta iken evi arabası varmış. Güzel bir hayatı varmış. Saddam’ın damatlarını vurdurtmasını sordum ona, çok adil biri idi dedi. Damadını bile ayırmadı dedi.

Saddam zamanında ülkede mezhep ayrılığı yoktu dedi. Huzur vardı dedi. Eski beri onları sevmeyen İran’dan bahsetti.

Saddam’dan sonra ülkede huzur kalmadı, dedi. Bir yerlerin bombalanmasından bunaldıkları için gelmişler. Her gece bombalama oluyordu, dedi. Sokakta dolaşan askerlerin, keyfi uygulamalarından bahsetti. Kadınlara sokağa çıkma yasağı getirilmesinden bahsetti. Yasağı bilmediği için pazara giden kadınlara verilen cezalardan bahsetti. Bir an aklıma ‘uçurtma avcısı’ kitabı geldi. Afganistan geldi.

Onlar da çoğu Türkiyeli gibi Suriyeli ve Afganlıları sevmiyormuş. Bir atamızın söylediği ‘ev sahibi misafiri, misafir sonraki misafiri sevmezmiş.’ lafı geldi aklıma.

Göçmenlerin sigorta durumunu sordum. Vatandaş olmayana bir faydası olmadığını söyledi. Vatandaşlığı olmadığı için onun da sigortası yokmuş. Hastalandıkları zaman Birleşmiş Milletler fonu tarafından hastaneye gidebiliyorlarmış.

Göçmenlere verilen yardımı sordum. Birleşmiş Milletler’in Türkiye’ye verdiği yardımdan bahsetti. 18 yaş altı 3 çocuğa sahip ailelelere verilen şu an, 120’den 155 TL’ye çıkan para yardımından bahsetti.

Bebeği doğduktan sonra o da başvurmuş. Cevabı bekliyormuş. ‘Yemin ederim, o üçüncü çocuğu para için yapmadım abla. ‘ dedi. ‘Ben yedi buçuk yıldır buradayım, bugüne kadar yardım almadan aileme baktım, bugünden sonra da bakardım. ‘ dedi. Irak’ta hastalıktan ölen 2 bebeğinden bahsetti. Yıllarca bebeği olmadığından bahsetti.

Saçı başı yapılmış, esans sürülmüş, ayağında bağcıklı ayakkabı olan biri idi. Daha önce de göçmenlerle çalışmıştım. Hiçbirinden hiçbir yanlış görmedim. Saygılı, mesafeli ve merhametli idiler.

Ülkemiz düzelsin, diye bekliyordu hepsi. Hiçbirinin vatandaşlığı yoktu. Vatandaşlık almanın kolay bir şey olmadığını anlattı hepsi.

Ailelerinin ve kendilerinin güvende olması ve karınlarının doyması dışında bir istekleri yoktu.

İki gün önce yaşadığımı hiç yorum katmadan aktarmak istedim. Onlar hakkında, yeni öğrendiğim bilgileri aktarmak istedim. Bana ilginç geldi, sadece bende kalsın istemedim.

Eylül iyice geldi ve sonbaharı getirdi. Sonbaharın son değil, yazın rehavetinden, kışın düzenine doğru bir geçiş olduğunu, hatta hayata, tertibe düzene başlangıç olduğunu düşünüyorum.

Dilerim bu sonbahar, dünyaya sağlık, huzur ve barış getirsin.

(Görsel, Atakule balkonundan)

Devamını Oku

Sen Bendesin Trabzon

Sen Bendesin Trabzon
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanın özleyeceği bir şehri olması ne tatlı, ne bereketli bir his. İki haftadır seninleyim Trabzon.

En önce, her yeri bordo mavi bayraklarla donanmış meydanını gördüm. Bir şehrin, takımı ile rengi bu kadar mı uyar? Bordo mavi senin rengin olmuş Trabzon.

Bir süredir, düzenlenmek üzere dökülen çekmece gibi olmuşsun. Bir dahaki gelmeme daha güzel bulacağım seni kesin.

Alt üst edilmiş bir vaziyettesin. Coğrafyası dar, gönlü zengin Trabzon, alt yapı yenilemesi ve yol çalışmalarına şahitlik ettim.

Başından dibine kadar kazılmana, Arnavut kaldırımlarının üst üste yığılmasına, ilginç dolmuş güzergâhlarının kullanılmasına şahitlik ettim.

Üstünden eksilmeyen, gri yağmur dolu bulutlarına şahitlik ettim. Gri bulutların, gri yaptığı Karadeniz’e şahitlik ettim.

Sorulan sorulara, cuk diye cevap veren, hazır cevap esnafa şahitlik ettim.

Şehrin en kıymetli yerinde, babadan kalma, küçük ama anı dolu kıymetli eşyalar dolu, içine daha fazla şey koyulmak istenen, ondan bir türlü geçilemeyen eski bir ev gibisin Trabzon, benim için.

Seni ne çok özlemişim. Tepeden denize bakan Atatürk Köşkü’nü gördüm. Dev beyaz Köşkü. Dev beyaz köşkün çevresini donatan, rengarenk bahçeyi… Her milletten insanla beraber, o Köşkün kocaman balkonundan Karadeniz’ine baktım. Göğe erişmek üzere olan, kocaman çamların arasından. Ne güzeldin Trabzon.

Sonra Sera Gölü’ne geçtim. Senenin büyük bir kısmında bulanık olan, ağaçlarla çevrelenmiş, küçücük bir dereden oluşmuş, şehir dibinde görülmelik yer olmuş, gölüne. Gölün çevresindeki fındıklıklarla, tarlalarla ne güzeldin Trabzon.

Oradan yeni tünellerini kullandım. İçgüdüsel hareket edeyim dedim, sağdan gittim ve çıktığım yerde, kalakaldım. Ben görmeyeli, sende kaybolacağım kadar değişmişsin Trabzon. Karadeniz dışında, bir yerini tanımadım önce. Sonra, daha da şaşmamak için denize doğru indim. Birden kendimi, lise yıllarımdan beri yaşadığım, Beşirli’de buldum. O zamanki ağaçlarını daha uzamış, o zamanki halinde daha loş buldum. Eski bir film gibiydi mahallem. Benim için hazırlanmış arşivden çıkmış, eski loş bir film gibiydi.

Oradan, tanjant yoluna geçtim. Geometrik adı olan, kaç tane daha yol olabilir bu ülkede, acaba. Muhtemelen, matematik aşığı bir mühendisin icadı olan, yapıldığı zaman bu kadar geniş bir yol olabilir mi dedirten, şu an şehre yetmeyen tanjant yolu.

Soluma Karadeniz’i aldım, yön duygum rahata erdi. Denizin hep aynı tarafta olması, bu kadar mı huzur verir. Yoksa bu, benim gibi burada yaşamış olanlara has bir eminlik midir?

Sonra Ayasofya gözüktü ve çevresindeki koca bahçe. Müzeden dönüşen ilk Ayasofya, Trabzon’daki Ayasofya’dır. İnsanların, diledikleri saatte ibadet etmek için ya da ziyaret için görebilecekleri hale gelmiştir, böylece. Müze olduğu zaman, beşten sonra ziyarete kapalı idi.

Ayasofya, benden sonra büyümüş güzelleşmiş. Korunması gereken kutsalları, estetik bir şekilde korunmuş. Hem korunur olmuş, hem göze görünür olmuşlar.

Birçok açıdan resmini çektim. Her yeri ayrı ayrı güzeldi. En sevdiğimi de yazımın görseli yaptım. Orada biraz daha durabilsem, daha da güzellerini çekebilirdim, diye bir hisse kapıldım. Doymadan kalkılan, bir sofra gibi oldun benim için. Ne sana ne de senden Karadeniz’e bakmaya doyamadım.

Oradan, Zağnos Vadisi’ne bakan eski konakların olduğu çay bahçesine geçtim. Sol tarafta surlar vardı, sağ tarafta yenilenmiş/ yenilenmeyi bekleyen konaklar vardı. Uzakta, alabildiğine kuzeyi kaplayan, Karadeniz.

Sonra akşam oldu. Loşluğa, sokak lambalarının az parlatabildiği ışıklar eklendi. O an Karadeniz kapkara oldu. Şehrin kuzeyi yok oldu sanki. Mistik bir hale büründü şehir.

Işıkları yanan eski konaklar, ışıkları yanan varlıbaş avm, ışıkları yanan bayrakları dalgalan şehir kütüphanesi dışında, her yer karanlıktı. Bulutlar gökyüzünü yok etti, gökyüzü Karadeniz’i yok etti. Üzerine ışık tutulan, bir sahne gibi oldu tüm vadi. Sadece, o vardı sahnede.

Bu kadar güzellikleri ve bu kadar güzellikleri yaşamama sebep olan, güzel insanları bana veren bu şehri, ben nasıl bırakıp gideceğim hissi kapladı içimi. Her köşesinde anılarım olan, her halde yarısını tanıdığım bu şehri ve bu insanları nasıl bırakıp gideceğim…

Çok sevdiği bir tatlıdan az bulmuş, az yemiş gibi, çok sevdiği bir kokuya denk gelmiş, içine çekebildiği kadar çekmiş, sonra nefesini tutabildiği kadar tutmuş ve derin bir ah çekmiş biri gibiyim Trabzon.

İnsanın bu kadar sevdiği, bu kadar sevildiği bir şehri olması ne büyük bir talih, ne bereketli bir durum. Köklerim, köklerine karışmış vaziyette. Sen bendesin aslında, benimle geliyorsun her yere. Bende senleyim, birazım köşkte birazım ayasofyada, birazım köyde…

Ben gitmiyorum sen de geride kalmıyorsun.

Devamını Oku

Bu Günümüz Dün Gibi Olmasın

Bu Günümüz Dün Gibi Olmasın
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Atılganlık, girişkenlik, insanlara karşı sıcak davranma, empati, gündelik konuşma, insanlarla diyalog yürütme becerisi, iyi dinleme becerisi, kendini açık biçimde ifade edebilme, rahatsız olduğu konuları uygun biçimde ben diliyle dile getirme, olanı biteni iyi algılama gibi davranış ve tutumlar sosyal beceridir.

Doğumdan itibaren içine düştüğümüz sosyal hayatta huzurlu, keyifli, verimli bir şekilde var olabilmemiz için, içimizde var olan potansiyeli açığa çıkarabilmemiz için edinmemiz gereken beceridir sosyal beceri.

1997 yapımı Robin Williams ve Matt Damon’un başrolde oynadığı ‘Can Dostum’ filminde sosyal becerinin eksik olduğu çok zeki bir çocuğun hikâyesi anlatılıyor. Sayısal anlamda dikkat çekecek kadar çok zeki bir genç olan kahraman sosyal anlamda antisosyal bir gençtir. Antisosyallik toplumun huzurunu bozmaktır, bir kişilik bozukluğudur. Başkalarının haklarına saygı duymamak, başkalarının haklarına tecavüz etmek eğiliminde olmaktır. Dürtüsel hareket etmek, öfke kontrolü sağlayamamaktır.

Gençteki potansiyeli ketleyen antisosyal davranışlardan kurtulması kendine zekâsına uygun bir hayat kurabilmesi için bir danışmanla çalışmaya yönlendirilir.

Danışman eşini yeni kaybetmiş biridir. Kaybettikleri ya da kaybedeceklerini düşünmek yerine sahip olduğu yaşadığı güzellikleri düşünen biridir. Kendi halinde, üstü başı da kendi halinde, başarı peşinde koşmayı bulduğu güzelliklere sahip olmaya yeğleyen, yaşamın amacını öğrenmiş birisidir.

Antisosyal haliyle direnen genç kahramana filmin sonuna doğru ulaşır. Antisosyallik kişiliğin altında, bağlanma korkusu olduğunu ortaya çıkarır. Kaybetmekten korkan kahraman, sevdiği kız da dahil, elde ettiği her yeni insanı kendi terk ederek, aklınca kendini kaybetmekten kurtarır. Başarısız olmaktan korktuğu için, kendini potansiyelinin altında işlerle oyalar.

Neredeyse 25 yıllık film şu an dejenere olmuş ülke insanlarının halini anlatılıyor.

Teknoloji dışında her şeyi, en az 20 yıl gerisinden aldığımız batı âleminin o zamanını yaşıyoruz ülke olarak.

Gençlerin ve gençlerden bir iki jenerasyon üstteki insanların ağzında hep aynı laf.

Bağlanmaya, evliliğe, çocuk sahibi olmaya karşı bir duruş var. Mutsuz olunan işlerle bezgin bir hayat yaşayıp, anlık paraya, hazza endeksli bir yaşam yaşama merakı var.

Bakarsan herkes gününü gün ediyor. Sonraki gün önceki güne baktığında ise birbirinin aynı günler yaşamış içindeki potansiyeli açığa çıkarma adına hiçbir şey yapmayan, Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisindeki piramidin en alttaki adımlarında kalarak, fiziki ihtiyaç gidererek ömür geçirmeyi yaşamak sanan, hayatı yaşayan insanlar var.

Hz. Muhammed ‘İki günü aynı olan ziyandadır.‘ diyor. Tam da sosyal becerisi eksik insanlar için söylenmiş bir söz.

İletişim, hava kadar su kadar önemli bir ihtiyaçtır. İletişim becerisi ise hayat kurtaran bir beceridir. Tüm ötekileştirmeleri telafi edebilecek, toplumu kenetleyebilecek, huzuru tesis edebilecek bir beceridir. Tüm beceriler gibi isteyince elde edilebilecek bir beceridir.

Tüm dünya olarak daha önce görmediğimiz farkta felaketlere maruz kaldığımız bu günlerde, üzerine atom bombası atılıp yeniden inşa edilmiş Hiroşima görselinde olduğu gibi, kendimizi yeniden inşa edebiliriz. Yeniden inşa edilen her bireyle beraber, ülkemiz de yeniden inşa edilebilir.

İşe bize zerre faydası olmayan malayani meşgalelerden kurtulmayla başlayabilir, ülkemizin bizi biz yapan değerlerini korumayla devam edebiliriz.

Bu günümüz dün gibi olmasın. Daha güzel olsun. Onu daha güzel edelim.

Devamını Oku

Kişi Olmaya Dair

Kişi Olmaya Dair
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Davranış bilimleri; sosyoloji, psikoloji, antropoloji, hukuk, iktisat, tarih, siyasal bilimler, biyoloji sayesinde insan ve davranışlarının anlaşılmasını sağlayan bilim dalı olarak tanımlanır.

Kişinin istenilen davranışları gerçekleştirmesi ile ilgilenir. Carl Rogers’ın ‘Kişi Olmaya Dair’ kitabında anlattığı üzere, olumsuz anlamda kullanılmaya çok müsait bir bilimdir. İşkence yöntemi geliştirmek üzerine kafa yorarken kullanılan bir bilimdir. James Bond filmlerinde kullanılan sahneler hiç de abartılı değildir. Kişiye olumlu ya da olumsuz pekiştirmeler verilerek kişi istenen modele koyulabilir.

Olumlu pekiştirme; istenen davranış gerçekleştikten sonra verilen ödül demektir.

Olumsuz pekiştirme; hoşa gitmeyen bir uyarıcının ortamdan çekilmesi demektir.

Bizler, aileler ya da eğiticiler olarak, olumlu ve olumsuz pekiştirmeyi hayatımızın her alanında, farkında olarak ya da olmayarak kullanıyoruz.

Davranış bilimleri en çok otoritelerin işine yarayan bir bilimdir. Aileden sonra okul ve en üstte devlet olacak şekilde, tüm otoriteler hiyerarşisinde altta olanları davranış bilimlerini kullanarak istenilen hale getirebilirler.

Buna en uç örnek George Orwell’in 1984 kitabıdır. George Orwell, bu kitabı bir polisle yaşadığı diyalog sonrası kurgulamıştır. Bir seneden fazladır bizimle olan pandemi sayesinde en tepedeki otorite olan DSÖ, davranış bilimlerini kullanarak tüm dünyayı kontrol altına almıştır. Amaç gayet iyi niyetli gözükmektedir. Dünya vatandaşlarının sağlığı için tüm dünya halkının hal ve hareketleri, onlar uygun görene kadar kısıtlanmıştır. Hatta adı da kısıtlamadır. Tüm dünya halkı da buna ses çıkarmamıştır. Çünkü sağlığı söz konusudur.

Anne babalar da sözüm ona, çocuğunun geleceği için çocuğa beslenmesi, eğitimi ve çevresi ile ilgili davranış eğitimi vermektedir. Her anne baba, hakkı olduğunu düşünerek çocuğunu kendi değer yargıları kendi inançları gereği üzerine yetiştirmektedir. Bazı anne babalar bu konuda muvaffak olurken bazı anne babalar, farkında olmadan kendilerinin tam zıttı bireylere sebep olmaktadırlar. Davranış bilimleri, etki ve tepki üzerinden ilerlemektedir. Verilen etki fazla olunca tepki de fazla olabilmektedir.

Devlet toplumu şekillendirirken, eğer etkisinin dozunu ayarlayamazsa kendine muhalif vatandaşlara sebep olabilmektedir. Özellikle tepkisel bir potansiyele sahip gençler, kurulmaya çalışılan hegemonyayı keşfettiği anda, anında muhalif olabilmektedirler.

Pandemi, davranış bilimleri açısından ciddi bir milat oldu diye düşünüyorum. Tüm otoriteler en tepedeki değerin farkına vardılar. İmkân ve refah seviyesi açısından iyi bir yerde olan günümüz insanının, en tepedeki değeri sağlık. Eskilerin her iki-üç cümlenin arasına sıkıştırdığı, “sağlık olsun” lafı ya da “canın sağ olsun” lafı pandemide kullanılma sıklığı açısından tavan yaptı.

Can sağlığının en kıymetli değer olduğunun bilincine varan günümüz insanı, yaşadığı ağır şartlardan dolayı göç etmek zorunda olan sığınmacıları anlar mı? Dilerim anlar. Özellikle Suriyeliler için, “ne geliyorlar kalsınlar savaşsınlar”, diyenler mesela.

Davranış bilimleri psikologların, psikiyatristlerin, danışmanların mesleğinin icra alanıdır. Onlara başvuran, yaşamla baş edemeyen hastaları, yaşamla baş edecek bireyler haline getirirler.

Her terapi bir beyin yıkamadır. Şu filmlerde gördüğümüz ürktüğümüz tabir olan beyin yıkama.

Davranış bilimleri 1960’lı yıllarda Rusya’da Pavlov’un köpeklerle yaptığı çalışmalar ile başlamıştır. Pavlov’un, köpeklerine yemek sırasında duyduğu zil sesine de salya salgılaması sonucu farkına vardığı, çevre etkeni faktörünün, bilimsel adıdır davranış bilimleri.

Pavlov Rusya’da köpekler ile çalışmalar yaptığı esnada, Amerika’da Skinner edimsel koşullanma üzerine çalışmalar yapmaya başladı. Pavlov istenilen davranışı yapması için önceden ödülü veya cezayı veriyor, Skinner ise davranıştan sonra ödülü veya cezayı veriyordu.

Özellikle, edimsel koşullanma kuramı kurucusu Dr. Skinner davranış bilimlerinin ödevinin insanı ‘üretken ve düzgün davranan’ insan yapmak olduğunu söyler. İdeal bir insan kalıbı vardır ve her birey o ideal insan kalıbına sığdırılmak zorundadır.  Sıkıntı ideal insan kalıbından çok, kime göre ideal insan kalıbı olduğu ile ilgilidir. Hitler de ideal insan kalıbı için yola çıktı.

Carl Rogers ise, olma sürecindeki, potansiyelini geliştirerek değer ve onu kazanma süreci olarak insanı ön plana alır.

Carl Rogers der ki; ‘kişilik ve davranışların nasıl değiştirileceği hakkındaki bilgilerimiz yapıcı ve yıkıcı olarak, kişileri yapılandırmak ya da yok etmek için kullanılabilir.’

‘Kişi Olmaya Dair’ kitabından ve eğitim bilimler bilgilerimden derlediğim davranış bilimleri ile ilgili öğrendiklerim şimdilik bunlar. Carl Rogers bu kitabı 1961 yılında yazdı. O gün tıp o halde ise bugün ne haldedir tahayyül etmeye çalıştıkça biraz ürküyorum. Bizlere özgürlük adına, konfor alanının dışına çıkmak adına dayatılan tüketime endeksli yeni hayat, tam da üreticilerin istediği yeni toplum düzeni…

Her yeni hobi, satın alınacak yeni ürünler anlamına geliyor. Kibrit kutusu koleksiyonu, peçete koleksiyonu yapan bir jenerasyondan, sporun her alanı ile ilgili alet edevata sahip evlatlar çıktı.

Konfor ve imkânlar arttıkça, satın alınacak demirbaşlar da artmaya başladı. Tüketerek var olmaya başladık kaç yıldır. Tüketerek, dâhil olmak istediği sınıfa kendini uydurmaya çalışan bireyler ortaya çıktı. Sanal âlemde, anonim bir şekilde, kendini istediği insan gibi gösteren anonim kimlikler oluştu. Yeni davranış kalıbı, olmak istediğin insan gibi kendini göstermek oldu. İnternette bu duruma çanak tuttu. Sanal âlemde kıpır kıpır, asıl âlemde asosyal bireyler oluştu. Anne babalar da dâhil tüm otoritelerin kısa vadede işine gelen bireyler. Anne babaları bilmem de daha büyük otoriteler bunu ne şekilde menfaatine kullanacak Allah bilir. Sonumuz hayır olsun.

Devamını Oku