DOLAR 13,5178-1.42%
EURO 15,3436-1.58%
ALTIN 768,82-1,21
BITCOIN 7737373,67%
Ankara

AÇIK

06:31

İMSAK'A KALAN SÜRE

Zeynep Şimal

Zeynep Şimal

21 Ocak 2016 Perşembe

‘Ebu Eyyüp El Ensari Hause’ Jet Fadıl Gururla Sunar

‘Ebu Eyyüp El Ensari Hause’ Jet Fadıl Gururla Sunar
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Akıl sağlığımızı korumanın zor olduğu bir dönemden geçiyoruz. Artık gündemden uzak yaşamak hepimizin en büyük isteği. Bunun için yapabileceğimiz en iyi şey haber, tartışma vs gibi programlardan uzak durup, eğlence programlarına yönelmek. Lakin durum o kadar da basit değilmiş. Reklamlar bile gerilim hattına dönmemizi sağlayacak kıvamda…

Hatırlarsınız geçtiğimiz günlerde bir banka ‘kıbleyi gösteren kredi kartı’ çıkarmıştı. ( -Gerçi kıblesi şaşanlar için bulunmaz bir fırsat ama… )

 Finans sektörünün hırslarımızı, korkularımızı, ihtiyaçlarımızı yönettiği bir düzende dini değerlerimizi sömürmesine şaşırmamak gerek. ‘İslami’ bankaların faizi kar payı (benim nazarım da bu böyledir, dini otoritelerin sözleri benim vicdanımı tatmin etmiyor bu konuda) adıyla servis ettiği ortamda kıble gösteren kredi kartı çıkmış kimin umurunda?

Bizler kredi kartını sindiremeden Jet Fadıl imdadımıza yetişiverdi. Çığır açan ‘ticari zekası’ ‘Ebu Eyyüp El Ensari Hause’ ile çıktı karşımızda. Ne ara bu kadar ahlak yoksunu bir toplum haline dönüştük bilemiyorum. Dinin kullanılmasına, reklam malzemesi yapılmasına alışmıştık. Miting meydanlarına elinde Kuran ile gelen iktidarlara, dinden nemalanan siyasetçilere de alışıktı bu bünyeler ama itiraf edelim bu kadarını beklemiyorduk. Ve eminim ki dindarım, muhafazakarım, müslümanım, müminim diyen zihniyet bu hadiseye de kayıtsız kal(a)maz!

Kendine alternatif lüks mekanlar oluşturmayı başarmış muhafazakar kesimin bu edepsizliğe dur diyebileceğini inancım maalesef yok.

Kimse kusura bakmasın yılların verdiği ezilmişliği, nefislerini tatmin ederek bastıran kesimden bir halt olmaz, olmasın da. Yaşam standartlarının yükselmesinden doğan tüketim çılgınlığına karışmak hakkım değil belki… Derdim sadece bunun da bir sınırı olması, en azından ‘temsil’ ettikleri kesime saygılı olsunlar!

İnsanların inançlarını, dini değerlerini sömürmeye kimsenin hakkı yok. Özellikle rantın, hırsın, fitnenin, ahlaksızlığın kanser hücresi gibi vücudumuza sardığı bir dönemde ihtiyacımız bunlar olmamalı.

Aklıma Bab’Aziz filminin Tunus’lu yönetmeni Nacer Khemir’in şu sözleri geliyor;

Hiç unutmam, hiç çıkmaz aklımdan. Babanızın yanında yürüdüğünüzde ve onun çamura batıp yüzünün kirlendiğini gördüğünüzde ne yaparsınız? Kalkmasına yardım eder, ceketinizle ve gömleğinizle yüzünü silersiniz. Babamın yüzünde her zaman İslam’ı gördüm ben. Filmimde bilgelik ve aşk dolu, misafirperver ve metanetli bir Müslüman kültürünü göstererek onun yüzünü silmeye çalıştım. Kısacası, 11 Eylül sonrası histerik dünya ve medyanın yansıttığı İslam algısına karşı çıkan bir duruşla Bab’Aziz fikriyatını oturttum. Köktendincilik, integrizm (aşırıdincilik) İslam’ın esas temellerini bozabilen bir anlayıştır. Bu film, İslam’ın gerçek yüzünü göstermek için oldukça gösterişsiz bir yaklaşımdı sadece. Aşk ve dert dolu Sufi geleneği üzerine kurulu bir film olsa da, aynı zamanda aşırı derecede politik göndermeleri, bilinçli eylemleri olan bir filmdir. Bugün İslam’a dair başka bir şey göstermek bizim görevimiz. Aksi takdirde, herkes bir diğerini tanımamasından dolayı bir karmaşaya sürüklenecek.”

Ülkemizde ki durum tam da 11 Eylül sonrası gibi. Dinlemeler, yolsuzluk dosyaları yetmez gibi bir de ‘muhafazakar’ burjuvanın saçmalıklarıyla uğraşıyoruz. Birilerinin artık buna dur demesi lazım. Babamızın yüzündeki çamur nasıl temizlenir bilmiyorum. Ama el birliği ile bu çamuru temizlemezsek, o bataklıkta bizler de kaybolup gideceğiz…

Devamını Oku

Çok mu zor?

Çok mu zor?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Millet olarak belki de bir kırılmanın eşiğinden geçiyoruz. Ya el birliğiyle daha aydınlık günlere, ya da tansiyonun daha da yükseldiği, keskin ayrışımların yaşandığı günlere yürüyoruz.

Malesef hala ‘korkuların’ egemen olduğu bir ülkeyiz. Kimileri şeriat gelmesinden korkarken, kimimiz de yeni bir 28 Şubat sürecine girmekten korkuyormuşuz. Her ne kadar ileri demokrasi ülkesiyiz diye böbürlensekte aslında bu süreçte ne olduğumuzu gördük. Oturup muhabbet ederken herkes kendi demokratlığından dem vurur; kimse kimsenin ne alkolüne karışırdı, ne başörtüsüne! Şapka düştü kel göründü misali, bu olaylarla birlikte gerçek yüzümüzü de görmüş olduk…

Eylemlerin en başında anlam veremediğim 28 Şubat korkusu yaşanmaya başlamış, muhafazakarların korkulu rüyası başörtüsü de yeniden hortlamıştı…

Belki de haklılardı kendi bakış açılarınca, tam o dönemin izleri siliniyor derken bu olaylar patlak vermişti. Israrla 28 Şubat’ta nerdeydiniz demeye başladılar önce. Klasik hastalığımız olan, sen benim derdimle dertlenmedin bende seni anlamayacağım dendi kısaca. Bizlerin yolu hep birbirimizi ‘anlamamaktan’ geçmişti bu zaman kadar sonuçta!

Sonra münferit diye nitelendirmek istediğim (ki kendimin de içinde bulunduğu yakın çevremin maruz kaldığı) bazı sakal, başörtüsü hadisesi gibi bazı olaylar ister istemez ‘eyvah’ dedirtti ve korkuları körükledi. İçlerinde Ak partiye bir daha asla oy vermem diyen bir kesimi de; gerek sosyal medyadaki paylaşımlarla, gerekse bu münferit olaylarla yanlarına çekerek karşı cepheyi oluşturdular. Akl-ı selim hareketin kısıtlı olduğu şu dönemde herkes bir şekilde taraf olmaya çalışıyordu…

Görüşleri ne olursa olsun Ak Parti tabanı sayılıyorlardı ‘görüntü’ itibari ile. Yaşam tarzları, inançları ötekileştirilince, denize düşen yılana sarılır misali ile yeniden aynı kabusu yaşamamak adına destek verilemeye başlandı.

Oysa kutuplaşmanın kimseye faydası olmayacaktı. Ayrışarak değil, farklılıklarımızla güzeldik bizler.

Siyasilerin kara propagandaya dönüştürdüğü bu süreçten ne çıkar bilmiyorum ama ben endişeliyim. Endişemi en iyi İsmail Kılıçarslan’ın ‘Komşumun bana, benim komşuma dik dik baktığımız o salak filmde tekrar rol almak istemiyorum.’ sözü ifade ediyor.

İki tarafta birbirini ötekileştirmekten vazgeçsin artık. Meydanlara inen herkes kaos aramıyor ya da dış güçlerinin güdümünde değil.Evet bundan nemalanmaya çalışan, vandallık yapan kesimin varlığını kabul ediyorum. Ve fazlasıyla bu sürece zarar verdiklerinin de farkındayım…

Evde oturup bu sürecin bitmesini isteyen, insanlara zarar gelmesinden korkanlar ya da hükümet destekçisi, başbakan aşıkları (ki meydandaki sağı solu yakan insanlar kadar zararlıdırlar) diğerleri tarafından koyun sürüsü olarak adlandırılmamalı. Karşımızdakileri aşağılayarak, ‘vay efendim o görüştense beni sil engelle’ ergenlikleriyle de hiç bir yere varamayız.

İsmet Özel’in de dediği gibi “Yolumuz birbirimizi anlamaktan geçmiyorsa, hiçbir yere varamayacağız demektir.”

Kabul edelim herkes hata yapabilir, özellikle bunu başbakanın çevresindeki insanların idrak etmesi lazım. Başbakanın bu hale gelmesi sizlerin eseri. Yanlışında karşısına dikilmediğiniz için işler bu kadar tehlikeli bir hal aldı. Şuursuzca bir itaat, tam teslimiyetçilik, kontrolsüz bir güce dönüştü.

Ve unutmayın ki kazanma kuşağında kaybedenlerle doludur tarih. Ben hala bazı şeyler için  geç olmadığı görüşündeyim, herkesi kucaklayacak bir balkon konuşması, birazcık empati ve saygı… Çok mu zor?

Devamını Oku

Mayıs – 2013

Mayıs – 2013
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kötü geçen sezona, yıkılan umutlara inat güzel başlamıştı kupa finali. Şehir dışından gelen araçlar, yolları horonlarla, türkülerle tüketmiş, Fevzi Hoca’nın ikramı köfteleri yemiş,  Ankara sokaklarını bordo-mavi bayram yerine çevirmişti. Mayıs ayı karaydı bu taraftar için oysa; kaybedilen canlar, çalınan şampiyonluklar demekti…

Olsun hep aynısı olacak değildi ya…

Maç saati yaklaştıkça heyecan daha da artmış, stada girmeden başlamıştı marşlar… Hep bir ağızdan;

‘Biz dar sokaklarında,


Dinmeyen yağmurunda,


Kendimizi bulduk,


Rengine tutulduk,


Aşık olduk biz sana,


Günleri tükettik,


Ömrümüzü verdik,


Bordo mavi uğruna  ‘ deniyordu…

Belki de hiç bu kadar yürekten tutmamıştı bu senkron…

Taraftar fazlasıyla inanmıştı kupaya, ta ki maç başlayana kadar.

Hakemin düdüğüyle rüya bitmiş gerçekle yüzleşmeye gelmişti sıra. Hakemler bildik, Volkanlar, Mustafalar aynıydı… Fenerbahçe’nin golü bulmasıyla, kara bir duman kaplamıştı Karadeniz’i sanki. Taraftar dumanı dağıtmaya kararlı ‘inandık çocuklar sizler de inanın’ dedikçe oyuncuların ayakları dolaşıyordu sanki.

Bunca kabus yetmez gibi, 61. Dakika kutlamalarına hazırlanıyordu taraftar. Kimsenin ne olduğunu anlamasına fırsat kalmadan kale arkasına polis akını oldu. Sanki polis arabasını devirmiş, çevreye zarar vermiş, sahaya atlamıştı (!) taraftar… Polisin öfkesi neyeydi, kimeydi…

O sırada küçük oğlunu koruma güdüsüyle baba; ‘Aha futbol bu işte, tutturdun maça gelelim diye!’ dese de, gözlerini sahaya dikmiş  küçük çocuğun umurunda değildi. Olur da gol olursa, tüm her şey değişir babasının öfkesi de kesilirdi… Mayıs ayı güldürmeyecekti yine bu taraftarı. Türkülerle tükettiği kilometreleri, isyanla dönecekti.

Maçın en güzel anı sona kalmıştı. Taraftar takımını alkışlamış, cefan da hoş demişti.

Staddan bu hoş sedayla ayrılacak taraftarı asıl sürpriz dışarıda bekliyordu! Polis elinde fazlalık kalan biber gazını boşa gitmesin diye ikram etmişti bizlere! Evet ikram, ‘olayın’ olmadığı bir yerde sıkılan biber gazının başka bir açıklaması olamazdı zira!

Ne biber gazı, ne kötü geçen sezon, ne de giden kupa yaktı bizi! Hiç biri umurumuz da değil! Biz iki can daha verdik bu renkler uğruna! Mayıs gene karaydı bize!

Biz bu ülkenin ‘ötekileriyiz’, o yüzden giden bu canlar sadece bizi yakacak… Efsane kaptan dün gece bu yüzden bu kadar isyan etti!

“Bu düzene ve bu düzeni bu hale getiren herkeseydi o hareket. Bizim içimiz yanıyor, içimiz. İnsanların içi yanıyor, Futbol sahada oynanıyor ama her şey saha dışında. Bizim içimiz yanıyor, ciğerimiz yanıyor ama kimse hissetmiyor. Allah inşallah bir gün onların başına da verir. Bu maçla alakalı bir şey değil. Sıkıntı yok kutluyoruz.”

Dilerim bu son can kaybı olur bu uğurda. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet olsun…

Devamını Oku

Üslup

Üslup
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hatırlarsınız Devlet Bahçeli 2007 seçimleri sırasında siyasi üslup çıtasını zirveye(!) taşımış ‘ip’ atmıştı başbakana.

Beterin beteri olur atasözünü hatırlatırcasına son dönemde siyasi üslup yeniden zirveyi zorlamaya başladı.Mecliste kendine hakim olamayan milletimin vekili yeni yetme ergen misali bardak fırlatmasına alışmaya çalışırken, şimdilerde parti liderleri, bakanlar kahvehanelerde ki muhabbet ortamını aratmayacak seviyelere ulaştı.

Kılıçdaroğlu’nun Dışişleri Bakanına ‘gerizekalı’ söylemine, eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ‘Davutoğlu zekasının zekatını Kılıçdaroğlu’na verse yeter’ karşılığıyla atakta bulunmuştu.

Seçmenler ise bu atışmaları ‘asıl kapak bizde’ gururuyla tabana yaydılar…

Çocukken en uzağa kim tükürecek diye oyun oynar, ısrarla bir birmizi geçmeye çalışırdık. (Halk arasında bir tabir daha kullanılır bu durumlar için ama biz ar edelim kullanmayalım…) Biz bu oyunu oynadığımızda ilkokul çağındaydık. Bu oyun şimdiler de siyasiler arasında pek bir revaçta.

Elbette siyasetin içinde latife olmalı, siyasiler karşılıklı atışmalı ama üsluba da dikkat edilmeli. Oysa biz de durum tam tersi yönde, ‘Edep Ya Hu’ dedirtecek cinsten işliyor.

En son Başbakan ve Kılıçdıroğlu arasında yaşanan ‘bedevi-kutup ayısı’ polemiği ise pes dedirtecek cinstendi.Daha ne kadar ileri gidebilirler diye partilerin grup toplantılarını merakla bekler olduk (!)…

Asıl sıkınt parti tabanlarının, daha da ötesi seçmenin bu durumdan şikayetçi olmaması. Bizler bu üsluba göz yummaya devam edersek, çocukların ‘sokak ağzını’ öğrenmesi için sokağa çıkmasına gerek kalmayacak.Meclis TV ve partilerin grup toplantıları yeterli gelecek…

Devamını Oku

Oynatalım Uğur’cuğum

Oynatalım Uğur’cuğum
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülke olarak en keyif aldığımız spor olmakla kalmaz futbol.  Bilgi olarak da bu konuda rakip tanımayız.

Maç sırasında maçın sonucunu beklemeden yazı yazan köşe yazarlarının, zamanında verdikleri yanlış kararları unutup, maçın hakemini taraftara servis yapan emekli hakemlerin,  evlere şenlik yorumcuların öğrencileriyiz sonuçta.

Futbolla  uzaktan yakından ilginiz olmasa da tanırsınız onları. Şansal Büyüka, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar bu isimleri tanımayan yoktur. Ülkenin en renkli kişiliklerdir bu adamlar.

Her ağızlarını açtıklarında futbol yorumlarından ziyade olaylara yaklaşımlarını, kuracakları cümleleri merakla beklersiniz.

Sadece bu isimler mi?

En keyif aldığım maç anlatımları Ertem Şener’in eserleridir.  İlker Yasin’in de bu alanda hakkını yememek lazım! Ondan dinlediğim maç anlatımlarında aklıma hep şu soru takılır.

Başka anlatacak kimse yok mu da bu adama eziyet ederler? Öyle incileri var ki sevgili İlker Yasin’in akıllara ziyan!

 

”Bu akşam değerli konuklarımızın yanında çok daha değerli iki konuğumuz var.”

“Sayın seyirciler Ergün’ün kanadı Taksim Gezi Parkı’na dönüştü”…

 

Bu yıla damga vuran futbol adamını da unutmamak lazım. Dünya kupasına vuvuzela  kadar renk getiren Ömer Üründül…

Kısa öz ama bir kadar da vurucu cümleleri pardon kelimeleri ile maçlardan çok adından söz ettirmeyi başaran isim!

 

“O ooo”,” vay vay vay” …

 

Hakkını yememek lazım kurduğu cümleler de ders alınacak nitelikte!

 

…..: Pele!nin ön libero oynamasına ne dersiniz?

Ö.Üründül: Yaaaaanii olabilir yaaniii.

“Bunlara dikkat etmek lazım”.

 

Çok tanınmasa da Ümit Aktan’ı bu ekipten ayırmak olmazdı.

 

“Gollerimizi Hagi ile Arif attı sayın seyirciler. Bu tablo bana büyük Türk bestecisi Hacı Arif Bey’i hatırlatıyor nedense.”

“Selçuk, hiç gerek yoktu bu faule. Eğer kart göreceksen bari adam hastanelik olsun”…

 

Özellikle son yorumuna ne diyebilirsiniz ki ?

Aslında ülkemizde ki yorumculuğun kalitesini aşağıdaki diyalog özetler nitelikte.

 

Adnan Aybaba: Delgado müthiş bir gol attı.
Serhat Ulueren: Golü gördün mü ki?
AA: Serhat, sen güzel goldü, uzaktan vurdu dedin ya.
SU: Ya yalan söylediysem.
AA: Sen yalan söylemezsin Serhat
Gökmen Özdenak: Yazını yazdın mı sen Adnan?
AA: Yazdım. Ben skor yazarı değilim. 

 

Fazla söze gerek yok sanırım.

Erman Toroğlu, Şansal Büyüka ikilisine hiç değinmiyorum, yoksa bu yazının sonu gelmez.

“ Oynat Uğur’cuğum.”

Devamını Oku